İnsan, halka yararlı bir iş yapmadan ölmeye utanmalıdır. &n
İnsan, halka yararlı bir iş yapmadan ölmeye utanmalıdır.
İsmail Hakkı TONGUÇ
17 Nisan 1940’ta 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu ile kurulan ve 1954 yılında çıkarılan 6234 sayılı kanunla İlköğretmen Okullarına dönüştürülerek kapatılan Köy Enstitüleri aradan 86 yıl geçmesine rağmen halen eğitim çevrelerinde konuşulmaya ve tartışılmaya devam etmektedir.
Köy Enstitülerinin tarihsel gelişimine bakıldığında bu alandaki düşünce ve çalışmaların 2. Meşrutiyet dönemine kadar uzandığı görülmektedir. Köy eğitimi ile ilgili olarak; 2. Meşrutiyet döneminde Ethem Nejat “Terbiye-i İptadiye Islahatı” adlı kitabında Amerika ve Avrupa’da gördüğü okullardan esinlenerek öğretmen okullarını, çevresinin özelliklerine göre tarıma, ticarete ve sanata yönelik olarak geliştirmek ve her birini çevresinin birer eğitim merkezi yapmak istediğini belirterek Köy Enstitülerine benzer bir öğretmen okulunun iskeletini çizmiştir (Binbaşıoğlu,1995). 1923’te İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresinde de; köy ilkokullarının geniş bahçelerinin, ahır ve kümeslerinin olması gerektiği, çiftçiliğin öğretmenler tarafından çocuklara uygulamalı olarak öğretilmesi gerektiği yönünde çalışmalar yapılmıştır(Akyüz,2016). Cumhuriyetin ilk yıllarında yurt dışından gelen uzmanlardan John Dewey’in hazırladığı 1924 tarihli “Türkiye Maarifi Hakkındaki Raporda da” Köy Okullarında görev yapacak öğretmenlerin, köy şartları göz önünde bulundurularak ve köy kalkınmasına öncülük edecek şekilde yetiştirilmesi, yine 1925 tarihinde Dr. Kühne tarafından düzenlenen “Mesleki Terbiyenin İnkişafına Dair raporda da” nüfusun yüzde sekseninin köylerde yaşaması nedeniyle, köylerde hizmet verecek öğretmenlerin aynı zamanda tarımsal bir eğitici olarak yetiştirilmesi, kadın öğretmenlerin de köy kadınlarının üretkenliklerini geliştirecek şekilde yetiştirilmesi gerektiği yönünde görüş ve önerilerde bulunmuşlardır (Akkutay, 1996).
Cumhuriyetin kurulması ile birlikte eğitimde bir seferberlik başlanmış, 1935’lerde kent ve kasabalarda ilköğretimde %85 oranında sağlanan başarıya karşın (Tanilli,1988), köylerde yeterince bir canlanma sağlanamamış, bütün çabalara rağmen eğitimin ışığı köylere götürülememiştir. 1935 yılına gelindiğinde ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 80’i köylerde yaşamaktadır. 40 bin köyün 35 bininde okul yoktur. İlköğretim Çağındaki köy çocuklarının büyük çoğunluğu okuldan öğretmenden yoksundur.(Gazlacı, 2018). Okul olan Köy okulları da genellikle okuma-yazma öğreten, öğretim araç ve gereçlerinden yoksun, tek kitaptan bir takım işe yaramaz bilgileri ezberleten bir kuruluş ve işleyiş içindelermiş. Köylerde İlkokulu bitirenlerin binde biri bile daha üst bir okula gidemiyor, hemen hepsi birkaç yıl sonra okuma-yazmayı unutuyorlarmış (Arman, 2016).
Köylerin içinde bulunduğu durum kelimenin tam anlamıyla içler acısıdır. Makal (1990), 1935’lerde nüfusun yüzde seksenin köylü olduğunu ve bu kitlenin tümden bilgisiz olduğunu, yalnız okuma-yazmada değil inanış, sağlık ve üretim yönünden de çağdışı koşullar içinde yaşadığını ve İhmal edildiğini, benzer şekilde Arman da (2016), o dönem Nüfusun yüzde seksen ikisinin köylerde ve en ilkel ortamlarda yaşadıklarını belirtmektedirler.
Bir başka önemli hususta, bütün öğretmen okullarının şehirlerde olması ve buralardan mezun olan öğretmen adaylarının, hem okulların ve hem de genel tutumun etkisiyle, köy öğretmenliklerine gitmek istememelerine ve gidenlerinde köylerdeki koşullar nedeniyle köylerden kaçmaya çalıştıklarına neden oluyordu (Arman, 2016).
Atatürk’ün bu konuya eğilmesi üzerine komisyonlar kurulmaya ve incelemeler yapılmaya başlanıyor. 1935 Yılında Milli Eğitim Bakanı Olan Safet Arıkan döneminde İlköğretim Genel Müdürlüğüne İsmail Hakkı Tonguç getiriliyor. Bakanın isteği üzerine İsmail Hakkı Tonguç tarafından hazırlanan 1935 tarihli İlköğretim raporunda; “Türkiye’nin nüfusu 16 milyon 157 bin olduğu, Bu nüfusun zorunlu öğrenim çağındaki çocuk sayısının yaklaşık 1 milyon 800 bin olduğu, bunlarında ancak 678 binin ilkokullara kayıtlı göründüğü, Okullara kayıtlı olanların 308 binin kent ve kasaba okullarında, 370 binin köy okullarında okuduğu, Kent ve kasaba okullarının 5 sınıflı, köy okullarının ise 3 sınıflı olduğu, Kent ve kasabalarda zorunlu öğrenim çağındaki 450 bin çocuktan yaklaşık 140 binin okuldan yoksun olduğu, Köylerde yaşayan 13 milyon 401 bin nüfusun yüzde 12’sini oluşturan 1 milyon 608 bin çocuktan yaklaşık 1 milyon 100 bininin okula gidemediği, Erkek nüfusun yüzde 23.3’, kadın nüfusun yüzde 8,2’si toplam nüfusun yüzde 15’inin okuma yazma bilmediği ve bu oranın köylerde daha da düştüğü (Gazalcı, 2018) hususları tespit edilmiştir.
1935’lerde Kent ve Kasaba merkezlerinde İlköğretimde sağlanan kısmi başarıya rağmen 40 bin köyün halen 35 bininde okul olmaması, köylerde olan okullarda verilen eğitimin de köylünün yaşam koşullarını değiştirecek nitelikte olmaması, sadece okuma-yazma öğretmesi, okul olan köyler ile olmayan köyler arasında sosyal, kültürel ve ekonomik anlamda bir farkın olmaması, Köylerin içinde bulunduğu ilkel koşullar nedeniyle öğretmenlerin köylerde çalışmak istememeleri, bir kısmının ise istifa edip başka kurumlara geçmeleri gibi hususlar köy şartlarına uygun ve köyün kalkınmasını sağlayacak nitelikte öğretmen yetiştirmeyi zorunlu hale getiriyordu. Bu amaçla 1936 yılında Çifteler ’de Tarım Bakanlığı iş birliği ile nüfusu az olan köylerde açılan ve 3. Sınıfa kadar olan köy okullarında görev yapmak üzere askerliğini çavuş ve onbaşı olarak yapmış yetenekli köy gençleri için bir “Eğitmen Kursu” açılır. Alınan iyi sonuçlar üzerine eğitmen kurslarının sayıları artırılır. Eğitmen kurslarının hazırlandığı ortamda önce Eskişehir Çifteler ve İzmir Kızılçullu’da sonrada Kırklareli Kepirtepe ve Kastamonu Gölköy’de İlkokul üzerine 5 yıllık Köy Öğretmen okulları açılır. Eğitmen kurslarında uygulanan ilke ve yöntemler bu okullarda daha yaygın bir şekilde uygulanır. Bununla birlikte Cumhuriyetin kuruluşunda beri J. Dewey’den başlanarak hazırlanan uzman raporları incelenmeye başlanır. O güne değin yapılan uygulamalar gözden geçirilir. İsmail Hakkı Tonguç, köy eğitimi konularını çözmüş bulunan Avrupa Ülkelerinde iki ay süren bir inceleme gezisi yapar. 1939’da toplanan Birinci Maarif Şurasında İlköğretim Konuları incelenerek kararlar alınır. Bütün bunların sonunda Hasan Ali Yücel’in Bakanlığı sırasında 17 Nisan 1940 yılında 3803 Sayılı Köy Enstitüleri ve Köye Lüzumlu Sanat Erbabı Yetiştirme Kanunu çıkarılır. Bunu 4274 sayılı “Köy Okulları ve Köy Enstitüleri Kanunu” izler. İlkönce bütün yurdu kapsamak üzere 14 Köy Enstitüsü açılır. Daha sonra sayıları 21’e çıkarılmıştır.
Bir döneme damgasına vuran, J. Dewey’in, tasavvurumdaki okullar dediği ve 1973 yılında UNESCO tarafından geri kalmış ülkelere kurtarıcı eğitim kurumları olarak önerilen (Makal,1990), Amerikalı Eğitim Bilimci Fay Kirby’nin Türkiye koşullarına göre yaratılmış özgün bir model dediği (Gazalcı, 2018) Köy Enstitüleri kısaca neydi?
Köy Enstitülerinin Kurucusu ve Düşünce babası İsmail Hakkı Tonguç 1948 de; “Köy Enstitüleri, köy öğretmenleri ile köye lüzumlu diğer meslek erbabını, iş eğitimine uygun olarak yetiştirmek amacıyla ziraat işlerine elverişli arazisi bulunan yerlerde bölge müessesi olarak açılan, öğrencisi köyden alınan ve yatılı bulunan eğitim kurumlarıdır” şeklinde kısaca tanımlamıştır (Gazalcı,2018). Bunun için kurulan 21 Köy Enstitüsünün tamamı üretime elverişli alanları olan köylerin yanında ve ortalarında kurulmuştu. Köy Enstitülerinde Uygulanan yöntem “iş içinde, iş aracılığıyla, iş için eğitim” sözü ile sloganlaşmıştı. Araştırmanın, gözlem ve deneyin, iş ve üretimin giderek yaratıcılığın olmadığı yerde eğitimin ne bireysel nede toplumsal bir yararı olmadığına inanılıyor ve bu tutum her alanda uygulanmıştır.
Beş yıllık Öğretim Programının 114 Haftası kültür derslerine, 58 haftası tarım dersleri ve uygulamalarına, 58 hafta teknik dersler ve uygulamalarına, 30 hafta da tatillere ayrılmıştı. Her bir haftanın 44 saatlik çalışma süresinin yarısı kültür derslerine, dörtte biri tarım çalışmalarına geriye kalan dörtte biri de teknik derslere ve çalışmalara ayrılmıştı. Her gün bir saat süreyle ders dışı kitap okuma da program arasındaydı. Ayrıca sistemli müzik ve folklor çalışmaları da yapılmaktaydı.
Enstitülerde herkes kendi işini kendisi yapıyor, günlük ve haftalık nöbet işlerini öğrenci kümeleri, küme başı öğretmenleriyle birlikte yapmışlar, eğitici değeri olmayan işler dışında hizmetlilerden yararlanmamışlardır.
İlk yıl, öğrenciler her alanda çalıştırılarak yetenekleri keşfedilmeye, ikinci yıl bu yetenekleri doğrultusunda sanat kollarına ayrılmışlardı. Erkekler için demircilik, dülgerlik, yapıcılık, kızlar için biçki dikiş, örgü ve dokumacılık ile tarım sanatları bölümleri oluşturulmuştu. Öğrenciler dört yıl bu alanların birinde okuyarak ustalaşıyorlardı.
Köy Enstitülerinde kişisel özellikleri bakımından, öğretmenlik mesleğine uygun olmayanlar, kendilerine de sorularak, öğretmenler kurulunca ayrılarak, en çok başarı gösterecekleri bir sanat dalı üzerinde, özel bir programla yetiştirilerek serbest yaşama atılmaları sağlanmıştır. Yine üçüncü sınıfın sonunda istekliler arasından öğretmen kurullarınca bir bölüm gençler sağlık memuru ve ebe bölümlerine ayrılarak ve iki yıl süre ile Sağlık Bakanlığı uzmanlarınca yetiştirilerek köy sağlık memurluklarına ve ebeliklerine atanmışlardır.
Köy Enstitülerinin en belirgin özelliklerinden biri de, her türlü eğitim ve öğretim etkinliklerinde “demokratik eğitim” ilkesinin uygulanmış olmasıdır. Bu okullarda demokratik eğitimin bütün kuralları yaparak ve yaşayarak öğretilmeye çalışılmıştır(Binbaşıoğlu,1995). Öğrenci, öğretmen ve idareciler her yönden aynı koşullar içinde yaşıyor ve çalışıyorlardı. Hafta sonu toplantılarında bütün konular ele alınıyor, o haftanın bütün çalışmaları müdürden aşçıya kadar görevlilerin tutumları eleştiriliyor, yeni kararlar alınıyor ve alınan yeni kararlar uygulamaya konularak herkesin yönetime doğrudan doğruya katılımı sağlanarak(Tanilli,1988) alınan kararların da daha etkili bir şekilde uygulanması sağlanmıştır.
Köy Enstitülerinde müzik, şiir, hikâye, sahne oyunları yaygın ve günlük yaşamı bütünleyen bir parçası durumuna getirilmişti. Her gün çalışmalara topluca oynanan milli oyunlarla, halk türküleriyle başlanıyordu. Her mezunun nota ile bir müzik aleti çalmayı öğrenerek öğretmenliğe başlaması öngörülmüştür(Arman, 2016)
Köy Enstitülerinde Meşrutiyet döneminden beri özlenen ve her fırsatta dile getirilen çağdaş eğitim ve öğretim ilkelerini ve yöntemlerini uygulayarak, çevresini, ileriye ve çağdaşlığa yönelik olarak değiştirecek nitelikte önder tipte bir öğretmen yetiştirmek amaçlanmıştır (Binbaşıoğlu, 1995)
Köy Enstitüleri 2. Dünya Savaşının yaşandığı ve bütün dünyayı kasıp kavuran o zor ekonomik şartlarda en az maliyetle devlet bütçesine neredeyse hiç yük getirilmeyecek şekilde yapılmışlardır. 1936 ile 1947 yılları arasında eğitmen kursları ve Köy Enstitüleri için harcanan para 51 milyon liradır. Devletin bu işe ayırdığı ödenekle ancak yiyecek ve maaşlar ödenebilecekken bu 51 milyon lira ile 20 Köy Enstitüsü kurulmuş ve yaşatılmıştır. Bunun sırrı enstitülerin üretim yapmasıdır. Piyasada 120 kuruş olan buğdayı 5 kuruşa mal etmiş olmalarıdır. Enstitülerde Sebze, meyve, süt, et, balık, yumurta vb. akla gelen ne varsa kendileri üretmişlerdir (Makal,1990). Kızılçullu Köy Enstitüsü dışındaki tüm köy enstitülerinin binaları ve işlikleri Öğretmen, öğrenci ve eğitmenler tarafından yapılmıştır(Arman, 2016)
Köy Enstitüleri sadece öğretmen yetiştirmemiş, bulundukları çevrenin sosyal ve ekonomik yönden gelişmesine de katkıda bulunmuşlardır. Örneğin Beşikdüzü Köy Enstitüsünün sahilde olması nedeniyle Marangozluk, Demircilik, Kunduracılık, Dokumacılık, Doğramacılık ve Dikiş Atölyesinin yanında Balıkçılık Atölyesini de kurarak kıyı ve mevsim balıkçılığının gelişmesine yönelik çalışmalar yapmıştır. 1940’ta bir kayık ve ağ ile başlanan Balıkçılık Atölyesi 1945 yılında iki balıkçı motoru, 1 nakliye motoru, 18 Kayık, 2 hamsi ığrıpı, 1 palamut gırgırı, 3 manyat, 3 barabat, 3 molozlama ve 30 kalkan ağı ile Karadenizin en güçlü ve en örgütlü bir balıkçılık kuruluşu haline gelmiştir. Yine Beşikdüzü’nde sivrisinek ve sıtmanın önüne geçmek için 200 hektarlık bataklık kurutulmuş, Beşikdüzü sınırlar içinde 2 kilometrelik sahil şosesinin ve bunun üzerindeki köprülerin tamiri köylü ile birlikte Enstitü tarafından yapılarak ulaşımın kesilmesine engel olunmuştur. Ayrıca müsamerelerle, ulusal bayramlardaki faaliyetlerle, konferanslarla, köy gezileri ve köylülerle ortak yapılan kır eğlencelerinde köylülerin sosyal ve manevi yönden gelişmesine katkı sağlanmaya çalışılmıştır(Arman, 2016)
3803 ve 4274 sayılı kanunlara dayanılarak köy okullarına uygulama bahçesi tarım araçları, cins hayvan, tohum ve fidan verilmekte, her öğretmene takımıyla birlikte, öğrendikleri zanaatla ilgili tüm aletler verilmiştir. Aynı Kanunlar köy öğretmeninden görev olarak eğitim öğretim işiyle beraber verilen toprakların örnek olacak şekilde işlenmesini, hayvanlara iyi bakılmasını, işliğin köylülere de faydalı olabilecek şekilde işletilmesini de isteyerek köylerde modern tarımın başlatılması ve Arman’ın(2016) deyişi ile kalkınmanın piramidin tabanından (köyden) başlatılması hedeflenmiştir.
Bakanlığın genelgesi gereğince her Enstitü: “Kendi alanına giren illerin hangi köylerinde öğretmen ve okul binası bulunduğunu tespit edecek, öğrenci alımlarında okulu bulunmayan köylerin önceliği göz önünde bulundurulacak, mezunların verilecekleri köyler ve bu köylerdeki bina yapımları 4274 sayılı kanuna göre planlanacaktı.
Bu planlama üç yıl sonra mezun olacak öğretmen adaylarının durumlarını da kapsam içine alarak, daha üçüncü sınıfta bulunan adayların hangi köylere verilecekleri planlanarak, bu köylerde kanuna göre okul binası yapılması için hazırlıklarına girişilmiştir. Bu planlama sonradan bakanlık tarafından 12 yıllık genel bir plana bağlanmıştır. Bu 12 yıllık genel planlamaya göre 1954 yılında okulsuz köy ve öğretmensiz okul kalmayacak biçimde öngörülerde bulunulmuştur (Arman,2016). Ancak 1946 yılında Hasan Ali Yücel’e Milli Eğitim Bakanlığı verilmemesi ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç ve yakın çalışma arkadaşlarının görevlerinden uzaklaştırılmaları sonucu maalesef bu hedefe ulaşılması engellenmiştir.
Arman (2016), Enstitülerde yurt sevgisi, millet sevgisi, insan sevgisi ve bütün toplumsal değerler, nutuklarla havada kalan sözlerle değil; iş yaparak, yurdun bütün varlıklarını, güzelliklerini görerek, bunları değerlendirerek, eserler yaratarak ve topluma sürekli faydalar sağlanarak veriliyordu dediği ve İsmail Hakkı Tonguç’un da birer yaşam ve iş okulları olarak tanımladığı (Gazalcı, 2018) Köy Enstitülerinden 17 bin 346 Öğretmen, 8 bin 675 Eğitmen ve 1599 sağlık memuru yetiştirilmiştir.
Sonuç olarak, Köy Enstitülerinin getirdiği program anlayışı, değerlendirme yöntemleri, uyguladığı eğitim ve öğretim ilkeleri, staj, rehberlik, halk eğitimi, kişilik oluşumu ve demokratik eğitim ile dünya eğitim ansiklopedilerinde Türk buluşu kurumlar olarak geçmiş ve Türkiye eğitim tarihinde de önemli izler bırakmıştır. Ancak, 1946 yılında başlayan bazı siyasal eleştiriler ve bakış açılarının etkisiyle eğitim-öğretim süreçlerinde önemli değişikliklere gidilmiş ve başlangıç felsefesinden uzaklaştırılmıştır. Böylece kapanışa giden süreç başlatılmış ve nihayet 1954 yılında çıkarılan 6234 sayılı kanunla İlköğretmen Okullarına dönüştürülmüştür. Bugün ne yazık ki nostaljiye dönüşen bir eğitim kurumu olarak anılır olmuştur.
Abdullah ALGÜN
Emekli Eğitim Müfettişi
(Eğitim Uzmanı)
KAYNAKÇA
Arman, Hürrem(2016) Piramidin Tabanı I-II Anılar Yeni Kuşak Köy Enstitüler Derneği Yayınları ikinci basım
Akyüz, Yahya (2016) Türk Eğitim Tarihi Pegem Akademi Yayını 29. Baskı
Akkutay, Ülker(1996) Milli Eğitimde Yabancı Uzman Raporları (Atatürk Dönemi) Avni Akyol Kültür ve Eğitim Ümit Vakfı Yayını
Öğretmen Okullarının Kuruluşu ve Tarihsel Gelişimi – Abdullah ALGÜN Emekli Eğitim Müfettişi
Ülkemizde köklü kurumlar olan Danıştay, Yargıtay, Polis Teşkilatı ve Jandarma Teşkilatları gibi kurumların kuruluş tarihçelerine baktığımızda hemen hepsinin Tanzimat Dönemi’nde kurulan kurumlar olduğu görülmektedir. Çağa uygun öğretmen yetiştiren kurumlar olan öğretmen okullarının kuruluş tarihçesi de Tanzimat Dönemi ile başlamaktadır.
Tanzimat Dönemi’ne kadar, Osmanlı İmparatorluğunda halkın büyük çoğunluğu klasik okul eğitiminden faydalanamamış, buna karşılık Yeniçeri Ocağı, Esnaf Loncası, Ahi birlikleri, tekkeler ve zaviyeler kendilerine has eğitimi, çevresinde bulunanlara uygulamışlardır. XIX. yüzyıl ortalarına değin imparatorluğun eğitim kuruluşları, mahalle ya da sıbyan mektepleri, medreseler ve saray okulları olan Enderun Mektebinden oluşuyordu. (Tanilli,1968)
1839’da çıkarılan Tanzimat Fermanı ile Osmanlı İmparatorluğunda temel yönetim biçimi olan padişahlık sistemi değişmemekle birlikte, hemen her alanda bir düzenleme ve yenileşmeye neden olmuştur. Tanzimat ile birlikte eğitim alanındaki yenileşme hareketleri ilk önce kendini askeri alanda göstermiş ve bu amaçla bugünkü Deniz Harp Okulunun başlangıcı olan ilk askeri okul “Mühendishaneyi Bahr-i Hümayun” açılmış, daha sonra yine bugünkü Kara Harp Okulunun başlangıcı olan “Mühendishane-i Berr-i Hümayun” Okulu açılmıştır. Askeri okullarda başlayan bu yenileşme hareketi 1830’lardan itibaren sivil okullarda da kendini göstermeye başlamıştır.(Akyüz,2016; Binbaşıoğlu,1995)
Tanzimat dönemine kadar medrese dediğimiz Sıbyan ya da Mahalle Mektebi denilen okullar cami içlerinde ya da buna bitişik binalarda bulunmaktaydılar. Bu okullarda görev yapan öğretmenler, medreselerde bir parça eğitim görmüş ve çevresine kendilerini beğendirmiş olan kişiler arasından seçilmekteydi. Bunların geneli aynı zamanda cami imamı olarak da görev yapmaktaydılar. (Binbaşıoğlu,1995).
İkinci Mahmut döneminde sayıları hızla artan sıbyan mektebi ya da mahalle mektebi denilen ilkokulların üzerine orta dereceli bir okul açılmasına karar verildi. Bu amaçla öğrenci doğasına ve dünya işlerine önem veren ve Tanzimat’la birlikte yeni kurulan veya yeniden tanzim edilen devlet kurumlarına memurlar yetiştirmek üzere, çocukluktan çıkıp ergenliğe geçmiş anlamına gelen “Rüştiye Okulları” açılmıştır. Rüştiye mekteplerinin eğitim süresinin başlangıçta dört yıl, daha sonra üç yıla indirildiği ve beş yıla çıkarıldığı olmuştur. Binbaşıoğlu (1995), Rüştiyelerin, Türkiye’de açılan ilk laik ve çağdaş okullar olduğunu belirtmektedir.
Rüştiye okullarının sayısının artması ile birlikte bu okullara öğretmen yetiştirmek de bir ihtiyaç haline gelmiş ve bu amaçla 16 Mart 1848 yılında İstanbul’un Fatih semtinde “Darülmuallimin” adında bir orta öğretmen okulu açılmış, daha sonra sıbyan okullarında görev yapacak ilkokul öğretmeni yetiştirmek üzere İstanbul’da 1868 yılında “Darülmuallimin-i Sıbyan” adında bir ilköğretmen okulu ve yine İstanbul’da 1870 yılında” Darülmuallimat” adında bir kız öğretmen okulu açılmıştır. 16 Mart 1848 yılında açılan ve daha sonra Darülmuallimin-i Rüşti olarak adlandırılan Darülmuallimin adındaki bu okulun bir ilk olması nedeniyle her yıl 16 Mart’ta Öğretmen okullarının kuruluşu kutlanmaktadır.
İkinci Meşrutiyet döneminde öğretmen okullarının süresi ilkokul üzerine üç yıl olmuş, 1915’te ise bu süre dört yıla çıkarılmıştır. İkinci Meşrutiyet dönemi J.J Rousseau, Pestalozzi, J. Dewey gibi Batıdaki büyük eğitimcilerin tanındığı, eğitimde, eskiye göre bilimsel bir anlayışın olduğu ve daha önceki dönemlerde görülmeyen ölçüde mesleki yayınların yapıldığı bir dönem olmuştur (Binbaşıoğlu,1995). Akyüz de (2016), İkinci Meşrutiyet döneminde eğitimin bilim olarak işlenmesinde ciddi gelişmeler sağlandığını belirtmektedir.
İkinci Meşrutiyet döneminde İstanbul Öğretmen Okulu ve onun müdürü olan Satı Bey, Türkiye’de eğitimin bir bilim ve sanat olarak doğmasına öncülük etmişlerdir. İlköğretim okullarında bilimsel öğretim yöntemleri ilk kez bu dönemde kullanılmaya başlanmıştır. (Binbaşıoğlu,1995). Satı Bey, toplumda herkesin öğretmenlik yapabileceği zihniyetine karşı çıkmış, öğretmenliğin özel yeteneklere, bilgilere dayanan bir meslek olduğunu savunmuştur (Akyüz, 2016).
CUMHURİYET DÖNEMİNDE ÖĞRETMEN OKULLARI
Cumhuriyet Döneminde, bilimsel ve çağdaş bir eğitim sisteminin kurulması amacıyla yabancı uzmanlardan yararlanma yoluna gidilmiş ve bu amaçla 1924 yılında Amerikalı Profesör John Dewey, 1925 Yılında Alman Teknik Eğitim Uzmanı Dr. Kühne, 1927 Yılında Belçikalı Teknik Eğitim Uzmanı Omer Buyse, 1932 Yılında İsviçre’den Yüksek Öğretim Uzmanı Prof. Albert Malche ve 1934 Yılında Amerikalı Eğitim Uzmanı Mis Parker gibi uzmanlar ülkeye davet edilmişlerdir. Bu uzmanlar yaptıkları incelemeler sonucunda raporlar hazırlamışlardır.
John Dewey’in 1924’te hazırladığı Türkiye Maarifi hakkındaki raporda; Öğretmen Okulları ile ilgili olarak;
Öğretmen Okulları, eğitim ve öğretimin niteliği ile araç-gereçler bakımından diğer okullar için örnek olmalıdır. Okulların binaları, bahçeleri ve bakımı gerek öğrencilere gerekse mezunlarına gurur verecek şekilde farklılık göstermelidir. Öğretmen yetiştiren okulların öğretmenlerinin her beş altı senede bir defa yabancı ülkelerdeki eğitimi tetkik etmek üzere masrafları karşılanmalıdır. (Akkutay,1996)
Öğretmen Okulları programları, öğretmenlerin mezuniyetten sonra çalışacakları okullara göre düzenlenmelidir. Köy okullarında görev yapacak öğretmenler, köy şartları göz önünde bulundurularak köy kalkınmasına öncülük edecek şekilde yetiştirilmelidir (Akkutay,1996).
Mesleki terbiyenin inkişafına dair Dr. Kühne tarafından düzenlenen 1925 tarihli raporda; nüfusun yüzde sekseninin köylerde yaşaması nedeniyle köylerde hizmet verecek öğretmenlerin aynı zamanda tarımsal bir eğitici olarak yetiştirilmesi, kadın öğretmenlerin köy kadınlarının üretkenliklerini geliştirecek şekilde yetiştirilmesi ve öğretmenlik mesleğinin genel üniversite dışında özel eğitimle kazanılmasının eğitimin başarısı açısından önemli olduğunu yönünde önerilerde bulunmuştur (Akkutay,1996).
Cumhuriyet döneminde, öğretmen yetiştirme ve genel olarak eğitim sisteminin, bu uzmanların hazırladığı raporlardaki ilkeler de dikkate alınarak düzenleme yoluna gidildiği anlaşılmaktadır.
1924 yılında öğretmen okulları, ilkokul üzerine dört yıldan beş yıla çıkarılmış, öğretim programlarına “içtimaiyat” adı altında sosyoloji dersi konulmuş, “Fenni Terbiye” gibi genel bir ad altında okutulan ders, psikoloji, eğitim bilimi, eğitim tarihi ve öğretim yönetimi ve uygulamaları şeklinde ayrı ayrı dersler haline getirilerek okutulmaya başlanmıştır.
Ayrıca köyde görev yapacak öğretmenler için 1927 yılında açılan Denizli Köy Öğretmen Okulu ve Kayseri-Zincirdere Köy Öğretmen Okulu 1932-33’te öğretim yılında kapanmışlardır. Bu okullara beş yıllık ilkokul mezunları alınıyordu. Öğrenim süresi ise üç yıldı. Bu okullar yer, öğretmen ve öğretim araç ve gereçlerinin yeterli olarak hazırlanmaması gibi gerekçeler gösterilerek kapatılmıştır.
1936 yılında Eskişehirde-Çifteler Eğitmen Kursundan alınan olumlu sonuçlar üzerine Eskişehir Çifteler ve İzmir Kızılçullu’da ilkokul üzerine beş yıllık Köy Öğretmen okulları açıldı. Bu Okullar 1940 yılında Köy Enstitülerine dönüştürüldü. Köy Enstitülerinde üretim içinde eğitim anlayışı esas alınmıştır. Kurucusu İsmail Hakkı Tonguç’un dediği gibi Köy Enstitüleri birer yaşam ve iş okullarıydı.(Gazlacı, 2018) Zamanla sayıları yirmi bire çıkan Köy Enstitüleri 1946 yılında Hasan Ali Yücel’e Milli Eğitim Bakanlığı verilmemesi ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç ve yakın çalışma arkadaşlarının görevlerinden uzaklaştırılmaları sonucu programlar değiştirilerek, Russel’in demokratik toplum için öngördüğü demokrasi kültürünü aşılamada büyük önem taşıyan özgür okuma ve özeleştiri gibi uygulamalara son verilmiştir. 1947 Yılında Enstitülerde karma eğitime son verilmiş ve aynı yıl Köy Enstitülerine öğretmen yetiştiren Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü de kapatılmıştır. Köy Enstitüleri 1954 yılında çıkarılan 6234 sayılı kanunla İlköğretmen Okullarına dönüştürülerek kapatılmışlardır. Köy Enstitüleri sayesinde 17 bin 346 Öğretmen, 8 bin 675 Eğitmen ve 1599 sağlık memuru yetiştirilmiştir. Günümüzde maarif modeli adı altında hedeflenen ancak mevcut okulların fiziki koşullarında layıkıyla gerçekleşemeyen ”beceri eğitimi” Köy Enstitülerinin uygulama atölyelerinde başarıyla gerçekleşerek, öğrenciler bir yandan hayata hazırlanırken aynı zamanda köylerin sosyal-ekonomik ve politik açıdan kalkınmasına katkı sağlayacak şekilde yetiştirilmişlerdir.
1940’larda şartlara uygun, insan merkezli ve üretim odaklı öğretmen yetiştiren Köy Enstitüleri ile ilgili olarak J. Dewey, son yıllarda tasavvurumdaki okullar Türkiye’de kurulmaktadır. O da Köy Enstitüleridir. Köy Enstitüleri, UNESCO tarafından 1973 Yılında geri kalmış ülkelere kurtarıcı eğitim kurumları olarak önerilmiştir(Makal,1990).
Köy Enstitülerinden İlköğretmen okullarına dönüşen İlköğretmen Okulları 1974 yılında Öğretmen Liselerine, 1989-90 Öğretim Yılında Anadolu Öğretmen Liselerine ve Anadolu Öğretmen Liseleri de 2014-2015 eğitim-öğretim yılında kapatılarak Anadolu, Fen veya Sosyal Bilimler Liselerine dönüştürülerek, Köy Enstitüleri geleneğinden gelen öğretmen okullarına son verilmiştir.
1974 yılında kapatılan İlköğretim Okullarının bir kısmı İlkokul Öğretmeni yetiştirmek üzere 2 yıllık Eğitim Enstitülerine dönüştürülmüş, daha sonra Üniversiteye bağlanarak Eğitim Yüksek Okulu adını alan bu okulların öğrenim süresi 1989-1990 Öğretim yılında dört yıla çıkarılmış ve 1992 yılında Eğitim Fakülteleri haline getirilmişlerdir
Ortaöğretime öğretmen yetiştiren üç yıllık eğitim enstitüleri de 1978-79 öğretim yılında süresi dört yıla çıkarılarak “Yüksek Öğretmen Okullarına” dönüştürülmüş, daha sonra 1981 de çıkan 2574 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu ile Üniversitelere bağlanarak Eğitim Fakülteleri adını almışlardır. Yüksek Öğretim Kurulu verilerine göre Ağustos 2024 tarihi itibariyle yetmiş dört devlet, on altısı Vakıf Üniversiteleri bünyesinde olmak üzere toplam 92 Eğitim Fakültesi bulunmaktadır.
Son olarak “Öğretmenlik Meslek Kanunu” 10/10/2024 tarih ve 7528 sayılı Kanun ile yasallaşarak yürürlüğe girmiştir. Bu Kanuna göre Eğitim Fakültelerinden mezun olan Öğretmen adayları Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi Başkanlığı tarafından yapılan sınavlardan alanlara göre Bakanlıkça belirlenecek sınav puanına sahip olmak şartıyla, Milli Eğitim Akademisine alınacaklardır. Akademide öğretmen adaylarına, öğretmenlik mesleği yeterlikleri çerçevesinde belirlenen teorik ve uygulamalı derslerden oluşan hazırlık eğitimi verilecektir. Hazırlık eğitiminin süresi dört dönemdir. Bu süre, öğretmen adayının mezun olduğu yükseköğretim programına göre üç dönem olarak da uygulanabilir denilmektedir. Eğitim Akademilerinin kurulması beraberinde Eğitim Fakültelerinde verilen eğitimin yeterli olup olmadığı sorusunu gündeme getirerek tartışmalara neden olmuş ve olmaya devam etmektedir. Hizmet içi enstitülerini kapatarak, hizmet içi eğitimi veremeyen MEB Eğitim Fakültelerinin dört yılda veremediği hangi programı, hangi yetişmiş akademisyenle verecektir? Sorusu büyük önem taşımaktadır.
Öğretmen okullarının kuruluş tarihçesine bakıldığında, öğretmen yetiştiren okulların sık sık isim, süre ve program açısından değişikliğe uğradığı anlaşılmaktadır.
Sonuç olarak nitelikli bir eğitim vermenin yolu, çağın gereklerine uygun yetişmiş nitelikli öğretmenlerle mümkündür. Ancak öğretmen yetiştirme politikalarının ve öğretmen yetiştiren kurumların bu kadar sık değişmesinin bir yarar getirmeyeceği ve yeni tartışmalara neden olacağı da açıktır. Eğitimci yazar Abbas GÜÇLÜ ’nün 25 Kasım 2025 tarihli Milliyet Gazetesinde yazdığı “Dünden Bugüne Öğretmen Yetiştirme” konulu makalesinde dile getirdiği ve siyasi literatüre giren çok önemli bir saptamayla yazımı bitirmek istiyorum. Bir ülkenin geleceği ile oynamak istiyorsanız öğretmen yetiştirme sistemi ile oynayınız.
Abdullah ALGÜN
Emekli Eğitim Müfettişi
KAYNAKÇA
Akyüz, Yahya (2016) Türk Eğitim Tarihi Pegem Akademi Yayını 29. Baskı
Akkutay, Ülker(1996) Milli Eğitimde Yabancı Uzman Raporları (Atatürk Dönemi) Avni Akyol Kültür ve Eğitim Ümit Vakfı Yayını
Binbaşıoğlu, Cavit ((1995) Türkiye’de Eğitim Bilimleri Tarihi Üzerinde Bir Araştırma Milli Eğitim Basımevi.
Gazalcı, Mustafa (2018) Köy Enstitüleri Sistemi Mezunları Üzerine Bir Araştırma Bilgi Yayınevi 3. Basım
Makal, Mahmut (1990) Köy Enstitüleri ve Ötesi Çağdaş Yayınları İkinci Baskı
Tanilli, Server (1988) Nasıl Bir Eğitim İstiyoruz Eskin Matbaası Birinci Basım


yorumlar