Ana sayfaMüfettişten Gelenler

Çocuk Katili Çocuklar ve Eğitim: Sorunlar – Şerif BUDAK Eğitim Bilim Uzm. Eğitim Müfettişi

Şerif Budak yazısıİndir https://millidusunce.com/misak/cocuk-katili-cocuklar-ve-egitimsorunlar Eğitimde adalet olmadan iyilik olmaz, iyil

Yeni Müfredat Üzerine
Dr. Hasan Hüseyin SELVİ’den
MEMURLARIN BASINA BİLGİ VE DEMEÇ VERMESİ

Eğitimde adalet olmadan iyilik olmaz, iyilik olmadan huzur ve başarı olamaz. Adaletin nasıl işlediğini anlayabilmenin somut örneği olan yönetici atamaları ve mülakatların işleyişine bakmak kâfidir.

Liseli stajyer kızların TBMM’de uğradıkları taciz skandalından bir süre sonra, 2 Mart 2026’da İstanbul’da lise öğretmeni Fatma Nur Çelik sınıfta bir öğrencisi tarafından bıçaklanarak öldürüldü. 15.04.2026’da Siverek’te gerçekleşen silahlı okul baskınının şoku sürerken, acı haber sonraki gün Kahramanmaraş’tan geldi. Bir ortaokul öğrencisinin gerçekleştirdiği silahlı saldırıda öğrencilerine siper olup korumaya çalışan öğretmen Ayla Kara dokuz öğrencisiyle birlikte hayatını kaybetti.

Saldırıyı gerçekleştiren öğrencinin siber bağlantılarının incelenmesi sonucunda, çok vahim bulgulara ulaşılmıştır. Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı açıklamasında: “Kendi okuluna silahla saldırarak katliam yapan öğrencinin bilgisayarında ‘büyük bir eylem gerçekleştireceğini’ yazdığı 11.04.2026 tarihli bilgiye ulaşıldığı” belirtilmiştir.

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün: “İsa Aras, WhatsApp profilinde 2014 yılında ABD’de Isla Vista saldırısını gerçekleştiren Elliot Rodger’ın bir görselini kullanmıştır.” açıklaması, “okulda katliam yapacağı”na ilişkin İngilizce not, öğrencinin kimleri idol olarak seçtiğini ve kapıldığı macerayı ortaya çıkarmıştır.

01.05.2026’da Edirne’de 14 yaşındaki bir kız, zorunlu eğitim çağındaki katil tarafından pompalı tüfekle öldürdü.

Bu olaylar, buz dağının, büyük ve komplike sorunun sadece yüzeyden fark edilen kısmıdır. “Dijital kuşatma” kaynaklı tehlike daha büyüktür. Köklü tedbirlerin alınması elzemdir. Bu tür olayların engellenmesinde medet umulan başlıca merciler, emniyet ve eğitimcilerdir. Lakin, Kahramanmaraş’taki olayı gerçekleştiren çocuk katili çocuk, birinci sınıf emniyet müdürü bir baba ile edebiyat öğretmeni annenin evladıdır.

Küreselleşmenin Etkileri

Ortaokul öğrencisinin WhatsApp profilinde, ABD’de 6 kişiyi öldüren Rodger’in görselini kullanması, çok manidar bir bulgudur. Günümüzde yapay zekâyla oluşturulan bol maceralı dijital bağlantıların çocukların ilgisini çektiği, katliama, maceralara yönlendirdiği gerçeği ortadadır. Silahların kullanıldığı, aşırı derecede şiddet içeren ve insan öldürmeye özendiren diziler büyük bir tehdittir.

Kin, nefretle öldüren yerine seven, yaşatmaya çalışan müşfik nesiller yetiştirebilmek, iyi rol modeller sunmakla gerçekleşebilir. Rodger’i idol edinerek, hayranlık duyan çocuklarımıza iyi insan rol modellerini sunmak mümkündür. İstikbalimizi, güvenle emanet edebileceğimiz karakteri sağlam nesiller yetiştirmek esas hedefimiz olmalıdır.

Hedef; “incinse de incitmeyen”, seven, insana değer veren medeni nesiller yetiştirmek olmalıdır. Çözüm; edebiyatımızın destan, şiir, roman, hikâye, masal vb. edebî türleriyle, müzik ve dramalarla ruhlarını besleyerek iyi insan niteliklerini içselleştirmiş nesiller yetiştirmektir. Çocukların ruhuna, yüreğine hitap eden cazip ve iyi modelleri internet ortamında oluşturmazsak yeni nesiller arasından canilere dönüşenler artabilir.

1990’larda Türkiye’de görevli bulunan Amerikalı uzmanlar; “Uyuşturucu, bağımlılıkla mücadele, okula devamsızlık, öğrencilerin çeteleşmesi, şiddetin önlenmesi gibi ABD eğitiminin hedeflerini sıralarken…” bizimkiler, “Çok şükür biz iyiyiz!..” diyebiliyorlardı. Bugün diyemiyoruz. Bu vahim sonuçlar, eğitim sistemini iyileştirmenin kaçınılmaz olduğunu göstermektedir. Ama, ne yazık ki, sunulan çözümler(!) sorunları kangrenleştirmektedir.

Örneğin, 1997 yılında (28 Şubat sürecinde) Ortaokul, 2012’de liseler zorunlu oldu. Başarısız, okumak istemeyen, farklı sebeplerle devam etmek istemeyen çocuklar zorla eğitim sisteminin içinde tutulmaktadır. Okumak istemeyenleri zorla okulda tutmaktan vazgeçilmelidir. Zira, bu tür öğrenciler okumak isteyenleri olumsuz etkilemektedir.

Millî Eğitim Temel Kanunu’nun “Öğrenciler ilgi, istidat ve kabiliyetlerine göre eğitilmelidir.” hükmü uyarınca öğrenci merkezli eğitim programlarının uygulanması elzemdir.

 Sorunlar

Annelerin çocuklarıyla izledikleri gündüz programlarında; sıradanlaşan saldırganlık, edebe aykırı tavırlar, karşılıklı hakaretler ve deşifre edilen çirkin ilişkiler kötü örnekleri yaymaktadır. Mahremiyet sınırlarını aşan konuşmalara ve kötülüklere dur demesi gereken RTÜK suskun…

“Derse giren tecrübeli din kültürü öğretmeni kaldı mı?..” sorusu sorulmaktadır. Çünkü din kültürü öğretmenleri, okullara ve diğer kurumlara yönetici olmuşlar, -olabilirler.- Fakat, çocuklara dini-diyaneti kim anlatacak?.. Yöneticilik koltuğu, tebliğden önemli midir?..

Eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, 25.04.2026’da Akit TV’de: “90 bin camide verilen vaaz ve hutbelerle Diyanet’in bütün imkanlarını seferber etmemize rağmen Seçmeli Kur’an ile Siyer derslerini tercih edenlerin sayısı son on yılda yüzde 30’dan yüzde 5’e düştü.” dedi.

Yöneticilik tecrübesi olmayan, insan ilişkileri zayıf öğretmenler, sendikacılar ve yöneticilerin kayırmalarıyla müdür olarak atanabilmektedir. Sendikal faaliyetlerle yürütülen ideolojik örgütlenmeler, okulların iklimini zedelemekte, huzuru bozmaktadır. Ötekileştirilerek birtakım haklardan mahrum edilen, gönülleri ve çalışma şevkleri kırılan öğretmenlerin çalıştıkları kurumlarda huzur ve verimli çalışabilme imkânı olmaz.

Eğitimde adalet olmadan iyilik olmaz, iyilik olmadan huzur ve başarı olamaz. Adaletin nasıl işlediğini anlayabilmenin somut örneği olan yönetici atamaları ve mülakatların işleyişine bakmak kâfidir. Adalet sağlanırsa, fikir ayrılıklarına rağmen birlik/beraberlik gerçekleşir.

Teftiş kötürüm, işlemiyor. Çünkü, MEB’in toplam 450 müfettişle 8 milyon öğrencisi olan okulların rehberlik ve teftişini yapabilme imkânı yok… “Mevcut 450 müfettişle bugün teftiş edilen bir okulun tekrar teftiş edilebilmesi, ancak 25 sene sonra gerçekleştirilebilir.” uyarısı, yedi yıl önce bir Sayıştay raporuna işlenince MEB Teftiş Kurulu: “Sayıştay yetkisini aşıyor, TBMM’nin iradesine karşı çıkıyor” suçlamalarında bulunmuştu.

Yasaklar Çözüm Değil

“Çocukların muzır sitelere ulaşmalarını engellemek” kâfi değil, çözüm arayışları engellemelerle sınırlı kalmamalıdır. Yetkili-yetkisiz çevreler şiddeti önlemenin çözüm önerilerini kendilerince sıralamaktadırlar:

“Okulların kapısına polisler yığılmalı, uzman çavuşlar okulların kapısına dikilerek güvenlik sağlanmalıdır.” diyorlar. Oysa, silah çözüm değil; silahsız çözüm mümkündür. Yasaklarla birlikte eğitici faaliyetlerle çözüm sağlanabilir.

“Velilerin okula, okul bahçesine girişlerinin engellenmesi” dahi öneriliyor. Oysa, okul ile aile işbirliği sağlanmadan eğitim olmaz. “Okullar, duvarlarla çevrilmelidir” diyenler de var. Uzmanlar ise; ‘Aynı bölgedeki okullar, civar okul/kurumların spor tesislerinden, atölye vs. imkânlarından faydalanmalıdır.’ görüşünü savunmaktadırlar. Ayrıca, eğitim ortamlarının eğitim ergonomisine uygun düzenlenmesi ihmal edilmemelidir.

Buna ihtiyaç vardır; bilhassa, ergenliğe adım atan öğrencilerin gençlik çağından kaynaklanan heyecan ve enerjilerini başta spor olmak üzere müzik, piyes vb. aktivitelerle sarfetmesi gerekir. Aktivitelere yönlendirilmeyen çocukların suça, maceraya, saldırganlığa, karşı cinse taciz vs. durumlara yönelme riski yüksektir.

“Gazali; çocuk, hangi oyun türlerinden hoşlanıyorsa onu oynamasına fırsat verilmelidir. Çocukta yalnızca oyun isteği vardır. Eğer çocuk, oyundan tamamen menedilir, yalnızca derse, öğrenime bağlanırsa, kalbi ölür, zekâsı iptal olur, daima dertli ve sıkıntılı olur. Kurtulmak için hileye bile başvurabilir.” (Yavuzer, 1998, s.19) diyor.

Millî kültürden yoksun eğitim

Ziya Gökalp, 1916’da sunduğu tebliğde: “Başka milletlerde en seciyeli, ahlaklı kişiler tahsilde ileri olanlar arasından çıkarken, bizde tersi oluyor. Bu, kozmopolit eğitimden kaynaklanıyor. Çünkü, millî olmayan eğitim, insanlara kişilik kazandırmıyor. Bizde okullar, okuyan fertlerin ahlak ve seciyesini bozuyor. Bunun sebebi, diğer milletlerin maarifi milliyken, bizim maarifimiz kozmopolittir. Bizde ders okutan yerler üç çeşittir: Medreseler, yabancı mektepleri ve Tanzimat mektepleri… Üçünün farkları birbirinden o kadar açıktır ki; bir Türk’le on dakika görüşmeniz hangisinden yetiştiğini anlamanıza yeter. Aralarındaki derin farklılıklara rağmen, üçü ortak bir özellik taşır; oralardan yetişen Softa, Levanten ve Tanzimatçıların üçünde de milli karakter göremezsiniz. Memleketimizin en büyük hastalığı budur.” (Celkan, 1990, s,116-117)

Sovyetler Birliği’nin Ankara Büyükelçilerinden Suriç (1923-1934) diyor ki: “Ankara, yeni fikirlere o kadar müsait ki, savunduğunuz bir düşünceyi, birkaç gün sonra, size karşı hararetle müdafaa eden gayretli kimselere rastlarsınız.” (Turan, 1977, s.20) Hayrete düşüren Suriç’in tespiti, Gökalp’in belirttiği fikir sefaletinden kurtulamadığımızı göstermektedir.

1938’den sonra Atatürk zamanındaki Türk milliyetçiliği ruhu tamamen terkedilmiş, yerini Hasan Ali Yücel’in açtığı Hümanizm ve materyalizm anlayışı almıştır. MEB, Avrupalıların Rönesans devrinde yaptıkları gibi, eski Yunan-Latin kültürünü ve materyalizmi zihinlere yerleştiren tercüme faaliyetine girişmiştir.

“Atatürk’ün erken vefatı, sisteme aykırı teorilerin devreye girmesine yol açmış; ‘Kültürde Hümanizma’ akımı uygulanmıştır. Milli tarih ve milli kültüre dayalı Asyatik kökenli ideoloji; ‘Kültürde Hümanizma’ teziyle, milli köklerden koparılarak Greko-Latin kaynaklara dönüştürülürken, eğitimin amacı milli kültür politikası yerine ‘Türk Hümanizması’ adı altında Greko-Latin mitosuna dönüştürülmüştür.” (Türkdoğan, 2004, s.129)

Hâlbuki, eğitim programları ülkenin millî kültürünü değiştirmeye değil; bireylere meslekî ve teknik nitelikler kazandırmaya, becerilerini geliştirmeye ve olumsuz davranışlarını düzeltmeye yönelik olmalıdır.

II. Dünya Savaşı’nda Amerika, Hiroshima ve Nagasaki’ye atom bombası atınca teslim olmaya mecbur kalan Japonya ile ABD heyetleri, 02.09.1945’te Tokyo Koyu’nda Missouri zırhlısında teslim belgesini imzaladılar.

Japon eğitimi; II. Dünya Savaşı’nda yenilen Japonların “Postdam Deklarasyonu”nu imzalamasıyla büyük değişikliğe uğramış, 1946’da 27 kişilik Amerikan eğitimci delegasyonu Japonya’da eğitim reformunu gerçekleştirmiştir. ABD heyeti, Japon eğitiminin ferdiyetçiliğe ve liberalizme yönelmesi, müfredatta köklü reformların yapılmasını emretmiş, emrettiği düzenlemeler 1947’de eğitim kanunu ile pekiştirilmiştir.

Prof. Dr. Turan Yazgan şöyle anlatmıştı: “Missouri gemisinde yapılan teslim görüşmelerinde ABD heyeti, emirlerini Japonya’ya dikte ettirmiş ve ilk/birinci şart olarak; “Çocuklarınızı Japon millî kültürü, değerleriyle yetiştirmeye son verin!” emrini kabul ettirmiştir. Birkaç yıl sonra Japonya’da kanlı cinayetler çok artmıştır. Japonya olayları önlemek için gençlere Japon millî kültürünü kazandıran hizmetiçi eğitim kurslarını açarak, şiddet olaylarını engelleyebilmiştir.”

Celkan, H.Y. (1990). Ziya Gökalp’in Eğitim Sosyolojisi, MEB Basımevi, İstanbul.

Turan, O. (1977). Türkiye’de Komünizmin Kaynakları, Nakışlar Yayınevi, İstanbul

Türkdoğan, O, (1994). “Milli Eğitim Sisteminde Millî kimlik Arayışı”, Türkiye I. Eğitim Felsefesi Kongresi, Van.

Yavuzer, H. (1998) Çocuk Psikolojisi, Remzi Kitapevi İstanbul.

İşte Bu Bizim Hikayemiz -Şerif BUDAK Eğitim Bilim Uzm. Eğitim Müfettişi

Eski İl Milli Eğitim Müdürüm Osmanlı Devleti’nin Eğitimi  hakkında aşağıdaki değerli bilgileri paylaşmış:

Evkaf Nazırı Ürgüplü Hayri Efendi, 1912’de Mebusan Meclisi’nde kendi Bakanlığına bağlı Medreselere yaptığı yatırımları ve milletin çocuklarını “mutlaka medreselere yazdırması” gerektiği mealindeki çok değerli nutkunu verdikten sonra, çocukları Ahmet Hakkı ile Ali Suat’ı yüklüce ilk iki taksidini yatırıp yatılı olarak “İngiliz okuluna” yazdırdığını anlatır anılarında… İngiliz mektebine emanet ettiği oğlu Suat Hayri Ürgüplü 1965’te kısa bir dönem başbakanlık yapmıştır. Osmanlı Devleti devşirmeler için çağın modern “Devlet Adamı” yetiştirme okulu Enderun Mektepleri’ni  icat etmişti. Ancak Osmanlı Devlet adamları Selçuklu’dan devraldığı ve Fatih ile birlikte çağın en görkemli eğitim kurumlarına dönüştürülen Medreselere hiç bir zaman çocuklarını göndermediler. Osmanlı hanedanı ve Devlet Adamları çocuklarını ya gayrı Müslüm yabancı mürebbiyelere emanet eder, ya da misyoner okullarına gönderirlerdi. Ancak!.. Kurtuluş Savaşı’nı veren komutanlar, Türkiye Cumhuriyetinin kurucuları ve Atatürk’ten bugüne tüm Cumhurbaşkanları ve önemli devlet adamlarının tamamı “Devlet okullarından” mezundular.

Ben de, Eski İl Müdürüme nazire kabilinden Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitim hayatını ifade etmek niyetiyle Bizim Hikâyemizi yazdım:

1- Fakir vatandaşların çocuklarını gönderdiği Kenar Mahalle okulları ile yüksek tabakadakilerin mezun oldukları okullar arasındaki fark; hem büyük hem de gittikçe büyüyor. PISA sonuçları bu manidar farklılığı ortaya çıkarmıştır.

2- Diyorlar ki, “İmam Hatip okulları başarılıydı.” doğru. Ancak, o başarı okulların GİRDİSİ ile yorumlanabilir. Şöyle ki; önceleri bilhassa en zeki köylü çocukları seçerek ve seçilerek Öğretmen Okulları’na giderdi. Ve Türkiye’de Öğretmen Okulları’nın mezunları en başarılıydı. 1974-1975’te Millî Eğitim Bakanlığı yapan Mustafa Üstündağ’ın müdahaleleriyle (özellikle mezunlarının öğretmenlik hakları alınınca) Öğretmen Okulları sarsıldı. Girdisi değişti, tercih edilemez oldu. Ayrıca yoğunlaşan terör vatandaşlarda: “Evladım dinsiz olur, teröre karışir/ teröre kurban gider” korkuları çok yükselmişti. Ondan sonra, zeki köylü çocukları en ehven gördükleri İmam-Hatip Okulları’na yöneldiler. Dolayısıyla başarılar İmam-Hatip Liseleri’nin hanesine yazıldı. Osmanlı Devleti’nin son döneminde en zeki dar gelirli olanlar Halkalı Baytar Mektebi’nin mezunları idi. Örneğin, Ziya Gökalp ve Mehmet Akif Ersoy… Başka türlü okuma imkânı bulamayanlar Yatılı Halkalı Baytar Mektebi’ne gidiyorlardı. Yani, yine sağlam “girdi” ile elde edilen başarı…

3- İdeolojik bakışla bakmadan eğitim meselemizi ele alırsak, çok şey netleşir. Yalnız, Evkaf Nazırı Ürgüplü Suat Efendi mi?… Peki, Tanzimat’ta bakanlık yapan Âli Pasa’nın torunu Hasan Âli Yücel’in 1940’larda Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde 2 ayrı Müsteşarlık oluşturmasının sebeplerini anlayabiliyor muyuz?.. Bunu anlarsak birçok şey tam netleşir. Ve de bu çok önemlidir.

https://youtube.com/watch?v=GtRLu9ejChk&si=HZppigwbw1cOC7li

MÜFREDAT NE DEMEK?
Müfredatın Türkçe karşılığı= Konular listesidir. Dolayısıyla, Müfredat program kavramının karşılığı olamaz. Yeni programda veya müfredatta; Osmanlı’nın Duraklama Dönemi yok, Osmanlı’nın Gerileme Dönemi yok, Osmanlı’nın Yıkılma Dönemi yok. Peki, ya ne var?!.. “SAVAŞLAR SARMALINDA OSMANLI” var. Yenilgi bize yakışır mı? Görüldüğü gibi yenilgiyi kendimize yakıştırmıyoruz. Peki, bu mantalitenin faydası olur mu?.. Tarihten bir misal: Ruslar, Kırım Harbinde ağır bir yenilgi aldılar. O yenilgi üzerine devrin Rus Çarı İkinci Aleksandr; Yenilginin sebeplerini düşündü. Hatasını ve eksiklerini tespit etti. Düşündü, tedbirler aldı ve köklü reformlar yaptı. Ve ardından 1877’de Osmanlı’ya savaş açtı, yani Osmanlı ile 93 Harbi’ne girdi. Bizim o zaman “Vurgun” dediğimiz ağır bir yenilgiye uğradık ve hâlâ belimizi doğrultabilmiş değiliz. Bekleyip, göreceğiz: Hamaset bize bir şey kazandıracak mi?.. Ancak, yarın çok geç olacaktır…

Yeniden Teftişe Dönüşün Sorunsalı

            Teftiş işi, tahlil laboratuvarlarında yapılan işler gibi değildir. Laboratuvar verilen numunenin, kanın değerlerini (parametreleri) sayısal verilerle açıklar. Ancak laboratuvar teknisyenleri sayısal değerlere/verilere bakarak teşhis koyamaz, hasta için reçete yazamazlar.

Müfettişlerin işi ise, laboratuvar teknisyeni gibi ‘durum tespitiyle’ sınırlı değildir. Yani puan vermekten ibaret değildir… Müfettiş; hem durum tespiti için kontroller yaparak denetlediği bir birimin/sınıfın artı ve eksilerine göre durum tespiti (teşhis) yapar hem de yapılan durum tespitine uygun değerlendirme yaparak düzeltme ve geliştirmeyi sağlamak için rehberlik eder (yol gösterir) ve geliştirmeyi sağlayabilmek için emek sarf eder.

            Teftişin amacı, durum tespiti değildir; esas amaç düzeltme ve geliştirmeyi sağlamaktır. Esas amacın ne olduğunu bilmeyenler, yani teftişte maksadın puan vermekten ibaret olduğunu zannedenler farklı yorumlarda bulunur ve lüzumsuz uygulamalara yönelebilirler.

Hatırlarsanız, 2000’li yıllarda “Performans Değerlendirme” diye bir garabet ortaya atılmıştı!.. Hani, öğretmenler karşılıklı birbirlerine puan vereceklerdi. Öğrenciler kendi öğretmenlerine puan vereceklerdi. Bir de veliler öğretmenlere puan vereceklerdi.

            Kerametleri kendilerinden menkul yetkililer epeyce gürültüyle, “yeni bir sistem icat ettik” diye övünmüşlerdi. “Performans Değerlendirme” uygulamaları için hizmetiçi eğitim kursları düzenlenmişti. Bakanlıktan gönderilen formlara göre, deneme mahiyetinde performans değerlendirme çalışmaları yapılmıştı.

Aynı yıllarda yayınlanan Tem-Sen dergisinde “Performans Değerlendirme” isimli eleştirel bir makalem yayımlanmıştı.

            Bakanlığımızın deneme mahiyetindeki o “Performans Değerlendirme” çalışmaları sırasında 3.Sınıf öğrencileriyle görüşmeler yapmış; uygulamanın olumlu/olumsuzluğunu sınamak maksadıyla o formlarda yer verilen bazı kriterler hakkında çocuklarla görüşmüştüm. Formlarda yer verilen “Öğretmen çalışmayan öğrenciler için tedbir alıyor mu” Cümlesini sorarak, öğretmeniz nasıl tedbirler alıyor? Dediğimde: “Öğretmenimiz çalışmayanlara kızıyor” cevabını almıştım. Yani küçücük öğrencilere göre; öğretmenin bir çocuğa kızması bir tedbir idi. Öğretmenlerin karşılıklı birbirlerine yüksek puanlar verdikleri konuşuluyordu. Daha beteri, bir velinin öğretmene: “Hoca hoca bu kıyağımı unutma, ben sana 100 puan verdim!” dediğini duymuş ve eyvah! Ne hâle geldik, diye üzülmüştüm…“Performans Değerlendirme” 2018 yılına kadar gündemdeydi.

Kocaman bir garabet örneği olan bu uygulama, buna karar verenlerin eğitim ve denetimden ne anladıklarının somut göstergesidir. Nihayetinde Eğitim Bir Sen’in “Performans Değerlendirme öğretmenin itibarını zedeliyor” diye Bakanlığa görüş bildirmesi sonucu, MEB uygulamayı kaldırdığını açıkladı.

            2017 yılında teftiş kaldırıldı, müfettişlerin soruşturma yapma yetkileri alındı. İnceleme ve soruşturma görevleri okul müdürlerine verilerek yapılmaya çalışıldı. Ancak inceleme ve soruşturma yapabilmek için yeterlik şarttır. Zira inceleme ve soruşturma uzmanlık gerektiren bir iştir; rastgele çağrılan birinin yapabileceği bir iş değildir. Uygulamalar mümkün olmadığını net olarak ortaya koymaktadır. Bu konuda akademik çalışmalar yapan Prof. Dr. Ali ÜNAL’ın araştırmaları bunun olamayacağını yaşanan sıkıntılarla teyit etmektedir. Sebepsiz yere, bir nevi tenzili rütbeyle ve itibarları zedelenen 1700 küsur maarif müfettişi ötekileştirilerek “Şahsa Bağlı Maarif Müfettişi” yaftasıyla sistemin dışına itildi. Aşırı derecede ihtiyaç bulunmasına rağmen yaklaşık altı yıl atıl durumda bekletildiler. Türkiye’nin teftiş alanında sahip olduğu 170 yılı aşkın zengin bilgi birikimi, tecrübe ve beşeri sermaye heba edildi. Üyeleri “Şahsa Bağlı Maarif Müfettişleri” olan TEM-SEN (Müfettişler Sendikası) 2018 yılı Aralık ayında Antalya’da bir sempozyum düzenlemişti. Katılımcılardan ünlü gazeteci Abbas GÜÇLÜ, son saate kadar Türk Millî Eğitimin verimli ve etkili hâle getirilmesi için alınması gereken tedbirler haricinde bir mevzunun konuşulmadığını görünce hayretler içinde kalmış ve “İşte eğitimin sahipleri” diye Milliyet gazetesinde bir yazı yazmıştı.

Hatta Abbas GÜÇLÜ o yazıyı yazmaya başladığında “Siz maaş/ücretlerinizin arttırılmasını” konuşmayacak mısınız? Diye sormuştu. Gündemde maaş/ücret konusunun olmadığını duyunca duygulandığını ifade ettiğine bizzat tanık oldum. Ötekileştirilen “Şahsa Bağlı Maarif Müfettişleri” Türk Millî Eğitiminin iyileştirilmesi için çaba gösterirken kendi mağduriyetlerini dile getirmiyorlardı.

            Ülkemizde eğitim kötüye giderken kendi özlük haklarını konuşmaya tenezzül etmemişlerdi…Yanlış atılan küçük bir adımın Türk Millî Eğitimi’ne çok büyük zararlar verdiğine hepimiz tanık olmaktayız. Maalesef, şimdiye kadar çok testi suyolunda kırıldı. Başka testiler kırılmadan zamanında tedbirler alınmalıdır.

                                                                                      Şerif BUDAK

                                                                    Eğitim Bilim Uzmanı – Eğitim Müfettişi

yorumlar

WORDPRESS'İN: 0
DİSQUS'U: 0