Ana sayfaMüfettişten Gelenler

“Laiklik” Neyin Teminatıdır. Eğitim Müfettişi Zafer ÖZER

Hala laiklikle sorunu olanlara yönelik basit sorgulamalar “Laiklik, öncelikle fiziksel anlamda yaşamda kalmanın, insan olarak özgür yaşayabilm

Yeni Müfredat Üzerine
İşte Bu Bizim Hikayemiz -Şerif BUDAK Eğitim Bilim Uzm. Eğitim Müfettişi
Eğitim Müfettişlerinin Mesleki İmajları (Eğitim Müfettiş Yardımcısı Dr. Muhammed YILDIRIM)

Hala laiklikle sorunu olanlara yönelik basit sorgulamalar

“Laiklik, öncelikle fiziksel anlamda yaşamda kalmanın, insan olarak özgür yaşayabilmenin ve ikiyüzlü olmak zorunda kalmamanın teminatıdır.”

İnsan, çoğu kez yaşamına erken dönemlerde maruz kaldığı telkinlerin etkisiyle yön verir. Kabulleri, değerleri ve inançları büyük ölçüde bu dönemde şekillenir; hayatına, edindiği kültürün koordinatlarıyla anlam katar. Ne var ki insan —özellikle modern insan— bilgi kaynaklarının çeşitliliği ve tarihsel süreçte yükselen bilinç düzeyi sayesinde bu kabulleri sorgulama ve test etme imkânına sahiptir. Zamanla düşünce ve kabulleri değişir, yaşamına yeni rotalar çizer. Bu dönüşüm, düşünen insan için neredeyse kaçınılmaz bir kaderdir. Elbette bu değişim herkeste aynı düzeyde gerçekleşmez; bireyin kavrama yeteneği, mizacı ve içinde bulunduğu koşullara bağlı olarak düşünceler sabit kalabileceği gibi, yaşam sonlanıncaya dek süren bir dönüşüm hâli de gösterebilir.

İnsan aynı zamanda inanç taşıyan bir varlıktır. Yaşamın bilinmezleri üzerine yapılan ontolojik sorgulamalar sonucunda, kimi bireyler kendilerine hazır sunulan inanç sistemlerini benimseyerek yoluna devam ederken, kimileri bireysel sorgulamalar neticesinde çok farklı tercihlerde bulunabilmektedir. Yaşama anlam verme çabası, bireyden bireye ve zamana bağlı olarak değişir; farklı duraklardan geçerek seyrini sürdürür.

Bilgiye erişimin sınırlı olduğu, herkesin neredeyse aynı şeyleri düşündüğü dönemlerde, toplumsal düzenin sağlanabilmesi için güçlü bir aidiyet duygusuna ihtiyaç duyulmuştur. Bu aidiyet, çoğu zaman belli bir inanç veya mefkûre etrafında şekillenmiş; toplumun bir arada, görece huzurlu yaşamasını mümkün kılmıştır. Bu tür yapılar daha çok ilk ve orta çağ toplumlarına, dar coğrafyalarda ve sınırlı iletişim imkânlarına sahip sosyolojilere özgüdür. Farklı düşünce ve inançların bulunmadığı bu yapılarda, mevcut inancı siyasal bir araç hâline getirmek adeta zorunlu görülmüştür. Ancak bu durum; çağın, üretim biçimlerinin, iletişim araçlarının ve insan beklentilerinin değişmediği varsayımıyla anlamlıdır.

Herakleitos’un dediği gibi, yaşam sürekli bir devinim hâlindedir. Mevlânâ’nın ifadesiyle, “Dün dünde kaldı; bugün yeni şeyler söylemek gerekir.” Buna rağmen, zihinlerin hâlâ aynı tarihsel, sosyolojik ve coğrafi koşullarda sabit kaldığını varsayanlar; çocukluk döneminde telkin yoluyla öğretilen “mutlak hakikat” üzerinde herkesin uzlaşabileceğine inanırlar. Bu uzlaşıyı sağlama görevini de kendilerine kutsal bir misyon olarak yüklerler. Oysa gözden kaçırılan temel gerçek şudur: İnanç, doğası gereği tekil ve sezgiseldir. Bir kişi, bir inancın ana çerçevesini kabul etse bile, o inancın ayrıntılarında ve hatta temel akaid esaslarında dahi başkalarıyla aynı düşünemez. Nitekim aynı din içerisinde farklı mezheplerin, meşreplerin ve tarikatların ortaya çıkışı bu durumun kaçınılmaz sonucudur. Gerçekte insanlar, mensup olduklarını düşündükleri dinin belirli bir yorumunu benimserler.

Bu noktada, inanç alanında mümkün olmayan mutlak uzlaşı yerine; herkesin kabul edebileceği, daha çok yaşamın reel yönüne temas eden ortak ilkelere dayalı bir toplumsal sözleşmeye ihtiyaç doğar. Bu sözleşmenin kaynağı da metafizik değil, rasyonel ilkelerdir. Yaşama hakkı, özgürlük, hukuk önünde eşitlik, adalet gibi evrensel insan hakları bu zemini oluşturur.

Metafizik ve öznel değer alanları üzerinden bir yönetim biçimi inşa etmeye çalışmak, insan doğasıyla örtüşmeyen ve samimiyetten uzak bir tercihtir. Bu tür girişimler, kaçınılmaz olarak bireysel ve toplumsal krizleri beraberinde getirir. Öznel değerler üzerinden barışık bir dünya tasarlamak, iyi niyetli olsa bile, pratikte gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayaldir. İşte bu nedenle, tüm toplumsal kesimleri eşit kabul eden, akla dayalı ve gerektiğinde değiştirilebilir ilkelere sahip bir yönetim biçimi zorunludur: Bunun adı, Demokratik, laik hukuk devletidir.

Bu, mevcut sistemlerin nihai ve kusursuz olduğu anlamına gelmez. Aksine, insan bilincinin gelişimine paralel olarak yönetsel sistemlerin de sürekli gözden geçirilmesi ve geliştirilmesi gerekir.

Muhammed Hamidullah’ın dikkat çekici bir tespiti vardır: Şeriat hükümlerinin yaklaşık %75’i, ulemanın yorumlarından ibarettir. Buradan şu soru doğar: Hangi yorum, neye göre ve neden toplumsal hayatın merkezine alınmalıdır? Bu yorumlar üzerinden kalıcı bir uzlaşı ve toplumsal barış üretmek mümkün müdür?

Dini esaslara dayalı bir devlet tasavvuru ele alındığında, cevaplanması güç sorularla karşılaşılır. Hangi teolojik yorum esas alınacaktır? Şii ve Sünni hukuk anlayışları nasıl uzlaştırılacaktır? Sünnilik esas alınsa bile, hangi mezhebin hükümleri kamusal hukuku belirleyecektir? Dahası, bu hukuku benimsemeyen inananların ve inanmayanların durumu ne olacaktır? Zorla dayatılan bir inanç ya da hukuk düzeni, insan onuru ile bağdaşır mı?

Tarih bu sorulara olumlu cevaplar üretilemediğini defalarca göstermiştir. Böyle baskıcı sistemler iki tür insan üretir: İnancını açıkça ifade ettiği için zulme uğrayanlar ve zulüm görmemek adına inanıyormuş gibi yapmak zorunda kalanlar. Bu da ikiyüzlülüğü sistematik hâle getiren; kişiliksiz yığınlara dönüşen bir toplumsal yapı doğurur. 

İran ve Afganistan örnekleri, bu durumun güncel ve acı verici kanıtlarıdır. Ortak yaşam alanında insanların, öznel inançlar üzerinden değil; ölçülebilir, herkesin yaşamını doğrudan ilgilendiren ilkelere dayalı olarak uzlaşması gerekir. Laiklik, tam da bu hayati ihtiyacın adıdır.

Sonuç olarak, demokratik hukuk devleti içinde geliştirilen laik ilkelerin değeri iyi anlaşılmalıdır. Laiklik, belli bir ideolojiyi veya yaşam tarzını dayatmak değil; herkesin inancını özgürce yaşayabileceği bir ortak alanı güvence altına almaktır. Geçmişte yaşanan bazı yanlış uygulamalar üzerinden bu temel ilkeye mesafeli durmak, akıl ve iyi niyetle bağdaşmaz.

İnsan doğasıyla uyumlu, özgürlüğü esas alan, evrensel ilkeler ışığında belirlenen yasalar üzerinde inşa edilen hukuk devleti dışında (otokratik ve teokratik) bir yönetim biçimi aramak, tarihte de olduğu gibi sonu gelemeyen iç çatışmalara neden olacak, en iyimser tabirle sindirilmiş bir toplum olarak tarihin ara koridorlarında bir nesne muamelesi görüp ömrünü tamamlayacaktır. Çünkü özgürlük ve hukuki güvencenin olmadığı, baskının hakim olduğu toplum yerinde saymaktan öte çürümüşlüğe mahkum olur.   

Ülkemiz, İslam toplumları için örnek olabilecek bir tarihsel birikime ve deneyime sahiptir. Daha güzel yarınlar için yapılması gereken; yaşanan sorunlardan ders çıkararak, akıl ve bilimin rehberliğinde ortak yaşamı güçlendirecek ilkeleri birlikte geliştirmektir. Aksi hâlde, nelerin yaşanacağını kutsal adına iş yaptıklarını zanneden düşünme yoksunu yaratıkların katliamları bizlere bu gerçeği acı vererek hatırlatmaktadır. 30 Aralık 2025

“Eğitim Şart Demek Yeter mi?

Yaşamımızın her anında karşılaştığımız problemlere anlam vermeye ve çözüm üretmeye çalışırken, çoğu zaman eğitimi gündeme getirir; suçlamaları ve yargıları, karşımızdakinin eğitimli olup olmamasına göre şekillendiririz. “Cahil adam işte…”, “Aslında seninle muhatap olmamam gerekirdi…”, “Senin seviyene inende kabahat…”, “Ailesinde terbiye görmemiş ki…”, “Mektep medrese görmemiş bu adamlar”, “Senin cahilliğin benim yaşamımı etkiliyor”  gibi söylenmeler, zihnimizden ve dilimizden eksik olmaz. 

Duyarlılık eşiği yüksek bir toplum olma iddiamıza paralel olarak, neredeyse bütün tartışmalarımızın sonunda müştereken şu hükme varırız: “Eğitim şart.”

Günlük yaşamımızı sürdürürken her gün evimizden çıkar, kendi otomobilimizle ya da toplu taşıma araçlarıyla işimize gider geliriz. Bu hengâmede; bazen sevindiren, bazen üzen, kimi zaman da aşırı öfkelendiren sıcak tartışmaların içinde kalır, bunlara şahit oluruz. Bedenden ziyade zihin yapımızın törpülendiği şehir hayatı, çoğu kez çekilmez bir hâl alır.

Trafiğe çıkar, işe gitmek üzere yol alırız. Tam yol ortasından geçerken, birden tali yoldan hızla önümüze kıran biri çıkar. Olağan bir refleksle önce göz teması kurar, ardından belki elimizle “ne yaptığını” sorarız. Beklentimiz basittir: “Kusura bakmayın, özür dilerim, bir anlık dalgınlık oldu.” diye bir cümle işitmek!..

Ama nafile… Üstelik araçtan inme ihtimali belirdiğinde, nasıl bir akıbetin sizi beklediğini tahmin etmek bile zordur. Araçtan inip başını belaya sokma cesareti –ya da akılsızlığı– gösteriyorsanız sorun yoktur; sürecin nereye varacağını kimse bilemez. Sabredip erdemi esas alırsanız, söyleyeceğiniz söz bellidir: “Eğitim şart!”

Çoğumuz apartman hayatı yaşarız. Yıllarca borçlanarak bir daire sahibi olmanın mutluluğunu tadar, yeni evimizi zevkimize göre düzenler, ailemizle daha huzurlu bir hayat kurmayı umarız. Birkaç gün içinde üst katımıza yeni bir komşu taşınır. İyi niyetle, kaliteli bir komşuluk ilişkisi kurmayı temenni ederken; daha ilk gün, herkesin yatma saatinde televizyonun yüksek sesle açıldığını fark ederiz.

Bunu geçici bir durum olarak görür, süreklilik kazanmayacağını düşünürüz. Ancak benzer davranışlar devam edince, uygun bir dille rahatsızlığımızı ifade etme ihtiyacı hissederiz. Aldığımız cevap manidardır: “Bu ev benim, nasıl istersem öyle davranırım.”

Burada iki refleks doğar: Birincisini söylemeye gerek yoktur; ikincisi ise yasal yollar ve ardından gelen bitmeyen sorunlardır. Dayanamayıp içimizden geçiririz: “Eğitim şart!”

Hafta sonu geldiğinde, şehrin yorgunluğunu atmak ve çocuklarla tabiatın içinde vakit geçirmek istersiniz. Uygun bir piknik alanı belirlenir, hazırlıklar yapılır, erzaklar araca yerleştirilir ve yola çıkılır. Piknik alanı çok da uzak değildir.

Yolda ilerlerken, rahatsız edici korna sesleri, kırmızı ışık ihlalleri ve yaya geçitlerinde araçların değil yayaların beklediği manzaralarla karşılaşırsınız. Piknik alanına vardığınızda ise her yerin bir önceki günden kalan çöplerle kirletildiğini görürsünüz. İçinizden sadece kızmak gelir ve kendi kendinize söylenirsiniz: “Eğitim şart!”

Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Daha üst perdeden yaşanan olaylara ve daha büyük ölçekli sorunlara şahit olduğumuzda ise, aslında neyin şart olduğuna karar vermekte zorlanırız.

Formal eğitim sürecinde, yönetim tarafından belirlenen ilke ve amaçların oldukça nitelikli olmasına rağmen; pratik yaşamda bunun karşılığını göremediğimizi fark ederiz. Özellikle temel eğitim süreci, erdemi, kardeşliği, hoşgörüyü ve demokrasiyi merkezine almışken; bu değerlerin neden içselleştirilemediğini sorgular, çoğu zaman tatmin edici bir sonuca ulaşamayız.

Hedeflerin gerçekleşmemesinin nedenini; yalnızca müfredatta değil, uygulanan yöntemlerde ve uygulayıcıların yeterlik düzeyinde de aramak gerekir. Ayrıca bireyin eğitiminde öncelememiz gereken davranış modellerinin niteliği ve bu davranışların kazandırılmasında okulların tek başına yeterli olmayacağı gerçeği çoğu zaman göz ardı edilmektedir.

Geleneğimizin omurgasını oluşturan referans alanlarının temelinde, insanın kemale ermesi anlayışı vardır. İnsan eğitimi, yalnızca beceri ve formasyon kazandırmak değil; insanın kendi varlığını tekâmüle erdirmesi, yani ahlaki ve insani mükemmelliğe yönelmesi olarak tanımlanır. Buradaki kasıt; duyarlı, erdemli bireyin inşasıdır.

Demokrasiyi yalnızca Batılı anlamda yönetsel süreçlere halkın katılımı olarak değil; Doğulu zihin yapısının merkeze aldığı erdem kavramı üzerinden yeniden tanımlamak daha isabetli olacaktır.

Hülasa; söylemde erdemi, hakkı, hukuku, helali ve hoşgörüyü kimseye bırakmazken, pratikte bunun tam tersi uygulamalara her gün şahit olmaktayız. Özeleştirinin bir davranış biçimine dönüşebilmesi için, okul programlarında bu alana yönelik etkinliklerin artırılması gerekmektedir. Öte yandan, sanal dünyanın cazibesiyle şekillenen zihinlerin nasıl bir toplumsal yapı oluşturacağı sorusu da, bugünün yetişkinleri için ciddi bir endişe kaynağıdır.

Son olarak bir örnekle bitireyim.

Kamuya personel ya da bir bakanlık bünyesinden yönetici alımı yapılacağı zaman, seçme yöntemi olarak sıklıkla “mülakat” tercih edilmektedir. Mülakat denildiğinde, toplumsal hafızada yer etmiş olumsuz tecrübeler hemen hatırlanır. Yöntemin adil olmadığına dair yaygın bir kanaat varken, adayların dahi “adam bulma” arayışına girmesi dikkat çekicidir.

Bu durum, toplumsal açıdan ciddi biçimde analiz edilmelidir. Seçici kurulların “hak edeni seçeceğiz” şeklinde açık ve ikna edici bir deklarasyona neredeyse hiç rastlanmaz. Sonuçta, güçlü bağlantıları olan ya da “bizden” sayılan kişiler tercih edilir. Üstelik çoğu zaman seçici kurulun niteliği dahi belirsizdir.

Bir ilahiyat profesörünün şu sözü aklıma gelir: “Torpille işe alınan kişinin aldığı tüm ücretler haramdır.” Bu durumda şu soru kaçınılmazdır: Peki torpil yapanın durumu ne olacaktır? Tüm bunları düşünürken “eğitim şart” demek geliyor içimden; ancak bu süreçlerin tüm paydaşları zaten eğitimliyken, asıl neyin şart olduğunu bulmakta zorlanıyorum.

Kesin olan şudur: İnsanın “iyi insan” olabilmesine dair geleneksel(ezberlenmiş) iddia ve yöntemlerde ciddi yapısal problemler vardır. Kantçı anlamda ahlak; nesneye, güce ya da çıkara dayalı olarak üretilemez. Böyle bir anlayış ve zeminde ortaya çıkan şey, yalnızca örselenmiş ve çıkar merkezli tüccar zihinler olur.

Netice itibarıyla; doğru kavramlar ve doğru insanlar üzerinden inşa edilen bir eğitim süreci şarttır. Lakin böyle bir yapının tesisi ne kadar mümkündür? Bilemiyorum.  

Mustafa Kemali ve Çağı Anlamak  

Meseleyi sosyo-kültürel ve dönemin politik yapısı üzerinden uzatmadan kısa ve öz olarak değerlendirmek gerekirse; 

Osmanlı her yönüyle tükenmişti. Çağı yakalayabilecek zihinsel, sistemsel ve yönetsel bir altyapıya sahip değildi. Bu çöküşü ancak müstesna nitelikteki (okuyan, anlayan, bağımsız düşünebilen, dil bilen, dünyayı tanıyan) kişiler fark edebiliyordu. Modernleşme ya da felsefi anlamda aydınlanma kaçınılmazdı. Bu kaçınılmazlığı dönemin aydınlarıyla birlikte III. Selim’den sonra birçok padişah da fark etmişti. İşin doğası gereği klasik ulemanın bu süreci fark etme imkânı yoktu. Problemlerin hem teşhis ve tanımında hem de çözüm önerilerinde isabet yoktu. Çünkü toplumun düşünsel kabulleri çoğunlukla “hastalığın” kaynağıydı. Bir problemi oluşturan “sebep unsurunun” çözüm üretememesi gibi… Tekrar edeyim: Modernleşme kaçınılmazdı. Bu gerçeği, yansız ve bağlantısız düşünen aydınlar daha net fark etmişti. Ya çağa ayak uydurulacaktı ya da tarihten silinip gidilecekti.

Bu hususu en iyi idrak eden kişi elbette Mustafa Kemal’di. Mensubu olduğu milletin, er ya da geç modernleşme ve onun ürettiği kavramlarla, kurumlarla ve yönetsel sistemle buluşacağını görebiliyordu. Peki, bu nasıl olacaktı? Böyle bir dönüşümü eyleme geçirebilmek; strateji ve taktik bilgisi olan, yereli ve dünyayı tanıyan, yüksek zekâ ve organizasyon becerisine sahip, cesur kişilerle mümkündü. İşte Mustafa Kemal tam burada devreye girmiştir. O, ülke için gerçek bir şanstı. Süreci hem örgütlemiş hem de yönetmiştir.

Ne var ki toplumsal zihin bu dönüşümün hızına ayak uyduramadı. Süreç birçok komplikasyon üretti. Toplum birbirine düşürüldü; küçük ve ilkel çıkarlarla ortaya atılan ideolojiler (kabile ilişkileri mahiyetindeki yapılar) bir “dava” bilincine dönüştürülerek herkes herkese düşman hale getirildi. Böylece toplum sağlıklı düşünme imkânını bir türlü bulamadı. Hatta sanki geçmişte ideal bir düzen varmışçasına, geniş halk kitlelerinin geçmişe özlem duyması bile sağlandı.

Gerçekle temas kuramayıp, var olan durumdan nemalanan kesimler değişim ve dönüşüm süreçlerini hep sabote ederler. Bunların toplumu manipüle etmek için kullandığı iki temel muhayyel gerekçe vardır:

  1. Geçmişte ideal ve huzurlu bir toplum düzeni olduğu inancı,
  2. Tarihi bile belirsiz olan bir gelecekte “kurtarıcı” beklentisi yaratmak.

Kısaca toplumun ekseriyeti, rasyonaliteyle hiçbir zaman gerçek bir temas kuramadı. Mustafa Kemal’in bile hangi cihetten değerlendirilmesi gerektiğini bilemedi. Bu meseleyi, anlatmaya çalıştığım minvalde, kimler anlayamaz?

İki kesim vardır ki ya anlayamaz ya da anlama çabasından bilinçli olarak uzak durur.

Birinci kesim, kesin inançlılardır. Öznel, yanlı, kurgulanmış ve dar koridorlara hapsedilmiş bir inanç çerçevesinde düşündükleri için meseleyi kavrama imkânları yoktur. Şöyle düşünürler: “Bizim kadim devlet ve inanç geleneğimizi batılıların isteğiyle Mustafa Kemal sekteye uğrattı. Şahlanmış, insanlığa model olmuş ideal bir toplum düzenimiz vardı, Batılıların ürettiği modern devlet modelini (cumhuriyeti) ve bunun gerektirdiği devrimleri uygulayarak inancımızı yok etmeye çalıştı.”

İkinci kesim ise, aydınlanmacı paradigmayı benimsedikleri halde, modernleşme sürecinin zorunlu kıldığı ulus-temelli modern hukuk devletinin kurulmasını Türklük üst kimliği üzerinden yürütülmüş bir “etnik proje” gibi değerlendirenlerdir. Bu kesim aynı zamanda, birinci kesimin sürekli gerekçe olarak sunduğu bir hususa da yaslanır: Modernleşme serüveninin tabandan değil (ki hiçbir modernleşme tabandan yürümez), devlet ekseninden yürütülmesi ve sürecin kaçınılmaz olarak ortaya çıkardığı sosyal-bürokratik arızaların farklı amaçlarla sürekli gündemde tutularak cumhuriyet tecrübesinin itibarsızlaştırılması…

Oysa Ondokuzuncu yüzyılın hakim paradigması, aydınlanmacı modern hukuk devletlerinin bir “ulus kimliği” üzerinden vücut bulabildiği düşünüldüğünde, M. Kemalin modern Türkiye Cumhuriyetini kurabileceği başka bir üst kimlik ne olabilirdi diye sorulduğunda, makul ve sahici cevap veren pek olmayacaktır. Üstelik buradaki ulus kavramı Türklük etnisitesi üzerinden değil, vatandaşlık ve kültürel temel üzerine inşa edilmeye çalışıldığı rahatlıkla görülecektir. 

Mesele Mustafa Kemal’e dokunulmazlık atfetmek değildir. Hatta nesnel bir bakışla, olup biteni kişisel tercih ve özelliklerden arındırarak değerlendirmek gerekir. “Süreç daha iyi nasıl yönetilebilirdi? Nerelerde hatalar yapıldı? Bu hataların tekrarlanmaması için neler yapılabilirdi?” gibi sorular üzerinden yapılacak bir eleştirel değerlendirme daha sağlıklıdır. Bu eleştiri ve değerlendirmeler hiçbir zaman ana kazanıma halel getirmemeli. 

Asıl yapılması gereken ise, sürecin ana aktörü olarak Mustafa Kemal’i ve dönemini anlamaya çalışmak; savaş sonrası elde edilen bu kazanımın değerini bilerek fakat ona takılı kalmadan, özgürlüklerin, eşit yurttaşlığın, şeffaflığın ve hesap verebilirliğin artırıldığı sağlam bir hukuk düzeni ve kamusal alan inşa edebilmektir. Cihan savaşı sonrası ve özellikle Mustafa Kemal’ in uzgörüsü ve kararlılığıyla inşa edilen ana bir kazanımı, tarihsel, insan unsuruna bağlı ve yönetsel hatalar üzerinden itibarsızlaştırmaya çalışmak, ortalama bir zekâ ve vicdan sahibinin işi olmasa gerek. Zira bu kazanım elden giderse, ağıt yakacak vaziyetimiz de kalmayabilir… 27/11/2025

Cumhuriyet Üzerine Düşünmek

İnsanı körelten ve karanlığa mahkûm eden şey, kendisine ezberletilenleri bir sorgulamaya tabi tutmaması, o ezberlere bağlı kalarak yaşamaya devam etmesidir. Oysa insan düşünmelidir. Daha doğrusu, kararlarını düşünerek ve özgürce vermesi, ona insan olma vasfını kazandıracaktır. İnsan, sağlam ve metodik düşünebildiği oranda hayatı kendine yaşanabilir hâle getirir. Bunu yapamadığı oranda da, düşüncesizliğe ya da doğru düşünememeye bağlı olarak kötülüklere maruz kalır. 

Örneğin, 102 yıl önce hayatımıza giren Cumhuriyet yönetim biçiminin ne olduğunu, nasıl bir kazanım sağladığını yeterince düşünemiyoruz. Düşünemiyoruz; çünkü onca bilgi, birikim ve maruz kalınan anlık deneyime rağmen hâlâ Cumhuriyet yönetim biçiminin temel bir kazanım olduğunun farkında değiliz. Hiçbir yönetim sistemi mükemmel değildir. Ancak gelinen noktada mevcut sistemler içinde en insani olan ve tam uygulanabildiği takdirde bireysel ve kamusal ilişkilerdeki problemlere en doğru çözümleri sunabilen yönetim şekli Cumhuriyet ve onun yapısal örgütlenmesi olan demokrasidir. Üzücü olan şey, hâlâ Cumhuriyetin ve demokrasinin nasıl bir kazanım olduğunun belli kesimlerce fark edilememesi; her defasında Cumhuriyetin öneminin yeniden açıklanmak zorunda kalınmasıdır. Bu eşiği aşamamak, gerçekten hazin bir durumdur. Eşik aşılamadığı için, gelecek yüzyılların ruhuna uygun, daha ileri yönetim sistemlerinin inşası da bir türlü mümkün olamamaktadır. Anlaşılan bizler, bilinen şeyleri farklı ifadelerle yineleyip duracağız.

Bir kazanım hakkında doğru ve gerçekçi bir değerlendirme yapılabilmesi için, genel geçer ve uzlaşılan ölçütler esas alınarak çok yönlü bilgiye, birikime, bu bilgileri sağlıklı değerlendirebilecek uygun şartlara ve olaylar hakkında mukayese yapabilecek tecrübeye sahip olunması gerekir. Okuma-yazma kültürü yeterince gelişmemiş toplumlarda bu şartların oluşması pek mümkün değildir.

Belli kesimlerde zihni tekâmül tarım toplumu/kabile ilişkileri aşamasına takılı kaldığı için, modern dönemin krizleri bahane edilerek insanın ürettiği yeni değer ve kurumların mahiyeti ve değeri ıskalanmaktadır. Bundan dolayı evrensel doğru ve kabullerde ciddi sıkıntılar yaşanmaktadır.

Paragrafın başında belirttiğim hususa bağlı olarak; insan, tarihi süreçte geçirdiği evreler sonucunda ulaştığı bilinç düzeyine rağmen, temeli olmayan ve dünün şartlandırılmış kabullerinden kurtulmakta zorlanmaktadır. Üretilen değerlere daha çok sahip çıkması ve bu değerleri geliştirmesi beklenirken, birileri farklı ve akli olmayan gerekçelerle yılların tecrübesiyle üretilen değerleri sabote etmeye, bu değerlerden dönüş yapmaya çalışmaktadır.

İnsanın bilinciyle ürettiği değerler ne kutsaldır, ne dogmadır, ne de son noktadır. Her aşamada geliştirilmesi beklenir. İnsan tarafından üretilen değerler, daha yenileri ortaya konulana kadar geçerli ve değerlidir. Cumhuriyet, bu serüven içerisinde insanın ürettiği ve sürekli geliştirilmesi gereken yönetsel bir değerdir. Hâlâ Cumhuriyetin ve onun kurumsal modeli olan demokratik yapının nasıl bir kazanım olduğunu anlayamadıysak, başta eğitim sistemimiz olmak üzere temas ettiğimiz tüm yaşam alanlarında ciddi sorunlar var demektir. Öncelikle bu sorunların nereden kaynaklandığını anlamak ve oluş süreçlerini ayrıntılı biçimde analiz etmek gerekir.

Hayat bir bütündür. Bireyin eğitim süreci örgün eğitim kurumlarında yürütülse de esas eğitim alanı bireyin içinde yaşadığı aile, çevre ve informal öğrenme ortamlarıdır. Okulun değer olarak anlatmaya çalıştığı kavramlar, okul dışı öğrenme ortamları tarafından desteklenmediği takdirde herhangi bir kazanım elde edilemeyeceği gibi, kişi içinde bulunduğu toplumsal ve siyasal yapıyla sürekli bir çatışma hâlinde olur. Bu çatışma, kişinin kendi içinde de ömür boyu devam eder. Öncelikle bu çatışmanın nedenlerine bakmak gerekir.

Gençlik yıllarımızda bize söylenenlerin doğru olup olmadığını belirleyebilecek bilgi, birikim ve tecrübeden yoksunduk. Gençliğimizi daha verimli değerlendirebilecekken, sloganların eşliğinde birbirimize hasım olup sürekli çatışarak ömrümüzü boşa tükettiğimizin farkında bile değildik. Oysa insan bilincinin geldiği nokta ve buna bağlı olarak ürettiği değerler, ona yeni yaşam alanları kazandıracaktır. Dünyanın imarı ve barış içinde bir toplumun inşası ancak evrensel ilkeler üzerinden mümkündür. Örneğin; adalet, hak, hukuk gibi… Bu kavramların pratiğe geçirilebilme düzeyi, değişmeyen, kutsanan stabil hale getirdiğimiz kabullerle ilişkilidir. Tüm yaşam pratiklerimizin icazetini sübjektif ve bize ait olmayan inanç yorumlarına havale ettiğimiz gibi. Bu minvalde bir akademisyenin hilafet ve saltanatla ilgili yaptığı değerlendirmeyi aktarmak istiyorum:

“Hilafet: Hz. Muhammed’in ölümünden sonra hortlayan kabileciliğin (Kureyş) ve dini hamiyetin otuz yıl boyunca (dört halife dönemi) siyasal meşruiyet arayışı ve bulamayışı sonucu iki halifenin öldürülmesidir.

Saltanat: Siyasal meşruiyet arayışının Bizans ve Sasanilerden etkilenerek ve zorbalıkla bir klana (Ümeyyeoğulları/Emeviler) tapulanmasıdır.

Her ikisinin de ‘İslami rejim-sistem’ sanılması, kaos ve travmaların kaynağıdır.” Gelinen noktada bu değerlendirmenin sanırım tevile ihtiyacı yoktur. 

Cumhuriyetin nasıl bir kazanım olduğunu anlayabilmek adına öncelikle şu soruya cevap vermek gerekir: “Hak, hukuk, tahakküm, adalet ve eşitlik” kavramları, dünün ve bugünün dünyasında ne anlama gelmektedir ve bir yönetim biçimi olarak Cumhuriyet (ve demokrasi) bu kavramların neresinde durmaktadır?

İnsan, kendisine ve ülkesine faydalı olduğunu bildiği, kaybetmesi durumunda büyük facialarla karşılaşacağı bir değeri neden sürekli “değerini bilelim, kaybetmeyelim” endişesiyle yaşar? Doğduğundan beri bu kısır döngünün içine mahkûm olan toplumun her hangi bir değer üretme imkânı olabilir mi? Cumhuriyetin nasıl bir kazanım olduğunu ve neden sahip çıkılması gerektiğini belli periyotlarla, sıcaklığını kaybetmeden yeniden düşünmek gerekir. Buna uygun bir kılavuz istiyorsak, öncelikle özgür ve doğru düşünmenin yollarını öğrenmeli; yaşadığımız dünyanın bilgisine (felsefe, sosyoloji, tarih, coğrafya, doğa, biyoloji, antropoloji, fizik) gibi alanların temel kavram ve ilkeleri düzeyinde sahip olmalıyız. Bu yapılmadığı takdirde, uzlaşı zemini bulunmayan belirsiz alanlar üzerinden bitimsiz manipülasyonların tuzağından kurtulmamız mümkün olmayacaktır. Cumhuriyetin nasıl bir kazanım olduğunu, onu kaybetmek gibi acı tecrübeler sonucunda anlamak istemeyiz. Çünkü böyle bir durumda, bu değere bir daha kavuşamama ihtimali çok yüksektir.

Özetle kritik soru şu: -Dünyanın geldiği noktada inanç, kimlik, etnik yapı, yani evrensel olmayan sübjektif değerler üzerinde ortak bilinç üretebilen, kuşatıcı, güven tesis eden, sürdürülebilir, çok yönlü üretebilen, toplumsal barışın tesis edildiği bir sistem kurmak mümkün mü? 

-Mevcut haliyle ya da teorik olarak bunu mümkün kılabilecek sistem ne olabilir? 

Düşünen ve akleden toplumlar, elde ettikleri değerin kıymetini bilir ve onu sürekli geliştirir. Cumhuriyetimizin 102. yılı hepimize kutlu olsun. 29 Ekim 2025

Ahlak, Hukuk, Kamu ve Yasa Üzerine Sorgulamalar

Yıllar önce ilk görev yaptığım (şark vilayetindeki) köyde, köylülerle olağanüstü bir güven ilişkisi kurmuştum. Bunun sebebi, beş vakit namaz kılmam, dönemin popüler (bana göre kurgulanmış) kitaplarıyla ilgilenmem ve sohbetlerimin çoğunlukla dinî düşünceler etrafında şekillenmesiydi. Henüz yirmi yaşındaydım. Dindar görünmem (zira dindarlık çoğu kez görünürlük üzerinden tanımlanır) ve köyün gayriresmî imamı olan seydanın, “Hocanın din bilgisi benden fazladır.” demesi, köylünün gözünde beni farklı bir yere koymuştu. Gençlerle de iyi bir iletişimim vardı. Bir gün köylülerden biri bana:

– Hocam, iyisin hoşsun ama bu giyim şeklin sana hiç yakışmıyor, dedi.

– Nesi varmış giyimimin? diye sordum.

– Sen kısa kollu gömlek giyiyorsun, kısa kollu gömlek giymek günah değil mi? diye yakındı.

Böyle bir konuda o yaşta açıklama yapıp karşı tarafı ikna etmenin deveyi hendekten atlatmaktan zor olduğunu anlayamıyordum. Belki de o haklıydı. Neyse, bunu geçelim…

Yıllar sonra klasik eserleri okurken dikkatimi çeken bir husus oldu. Metinlerde, kadının kesinlikle dışarı (kamusal alana) çıkmaması gerektiği, çıkacaksa da öylesine örtünmesi gerektiği yazıyordu ki, onu gören biri kadını adeta bir “ağaç kütüğü” gibi algılamalıydı. Bu hoyrat kıstası birçok kişiden de duymuştum. Kadın, kesinlikle dişiliği çağrıştıran hiçbir tavır, duruş ve davranış içinde bulunmamalı; görsel olarak da kadın algısı uyandırmamalıydı.

İlerleyen dönemde bunun bir yorum/tevil olduğunu, aslında böyle bir katılık bulunmadığını; kadının örtünmesi gereken yerlerin ayette açıkça belirtildiğini ve ölçülü olduğu takdirde kamusal alanda yer alabileceğini öğrendim ve daha mantıklı, daha itidalli olduğu için bu yorumları kabullendim. 

Fakat bu da yetmedi. Örtünmeye dair ayetleri farklı okumalarla değerlendirdiğimde iş değişti. Çünkü kutsal metin üzerinde uzlaşı sağlanılan tek bir yorumu yoktu. Literal yorumların yanı sıra bâtınî/ezoterik ve modern yaklaşımlar da vardı. Sonunda anladım ki, bu konuda da uzlaşma imkânsız. Meseleye tarihsel, sosyolojik, antropolojik, psikolojik ve kültürel veçhelerden bakınca, gerçeğin başka başka yüzleri olduğunu anlamaya başlamıştım. 

Uzlaşma olmayacağını fark ettiğimde, başıma ağır bir taş düşmüş gibi yeni bir merhaleye geçtim: İrrasyonel alanda uzlaşı olamayacağı kanaatine vardım. Uzlaşının olmadığı yerde ortak yaşam alanı (kamusal alan) da kurulamaz. O hâlde yapılması gereken, hayatın kendisi üzerinden müşterek bir alan inşa etmektir. Sonra fark ettim ki biz zaten yurttaş temelli, hukuk devletine dayanan (tasarım ve yapısal) bir sistemin içinde yaşıyoruz. Buradan şu soru gündeme geldi: Yapısal ve hukuki olarak modern şekilde tasarlanmış bir idari yapıyı niçin hâlâ tam manasıyla hayata geçiremiyoruz? Anladım ki insan kaynağımız, yani zihinsel tasarımımız bu iş için pek de uygun değil. Bilincimizi geliştirmeliyiz, dedim. Ama bunda da pek başarılı olamadığımız ortadaydı.

Ahlak üzerinde düşündüm. Ancak ahlak, çoğunlukla verili ve kadın görselliği üzerinden tanımlanıyordu. Kadının, “erkeği yoldan çıkaran cinsel bir meta” olarak algılanmasına bağlı biçimsel sınırlamalar, aslında tarım ve kabile toplumunun zorunlu bir sonucuydu. (Aslında modern dönemlerde de kadın olgusu, kapitalist üretim biçiminin bir objesi olarak da benzer muameleye devam ediyor) Bunu anlamak için çok çaba göstermek gerekti. Çabayla birlikte bakış açısının ve ön kabullerin değişmesi gerektiğini de fark ettim. Elbette bu çabayı herkesten beklemek mümkün değildi. Çünkü gelenek ve telkin üzerine inşa edilen çıkar grupları (baronik yapılar, cemaatler, dinsel örgütlenmeler), bu tür düşüncelere prim veremezdi. Zira düşünmek ve eleştirmek, onların güç ve geçim kaynaklarının itibarını zedeleyecekti.

Bütün bunları neden anlattım? Çünkü son dönemde gündeme gelen bir hekim-hasta diyaloğu üzerinden tartışılan “teşhir” meselesi, şu soruları akla getiriyor:

  • Modern devlet fenomeni ve kamusal alan nedir?
  • Kamusal alanda görev yapan bir kamu görevlisi,
    • hizmet almak için gelen kişinin giyim kuşamını sorgulayabilir mi?
    • hizmet vermeyi reddedebilir mi?
  • Toplumun genel kabulüne giren ahlak ölçüleri ile bireyin öznel tercihleri arasındaki sınır nedir?
  • Hukuki çerçevede belirlenmeyen ahlak ölçülerinin kamusal alanda bir yaptırımı olabilir mi?
  • Öznel ahlak ölçüleri, modern hukuk devletinde genel esaslar hâline gelebilir mi? Gelirse, o sistem evrensel ölçekte bir hukuk devleti sayılabilir mi?

Hegelci anlamda söylersek, insanlık tarihi aslında bir özgürlük tarihidir. İnsan, hem kendisinin hem de başkalarının üzerine vurduğu prangaları kırarak; farklılıklar içinde yeni bir kamusal alan ve evrensel hukuk temelinde bir devlet organizasyonu kurma aşamasına geçmiştir. Bu serüven zaman zaman sekteye uğrasa da devam etmektedir.

Bu bilince ulaşamayan kesimler ise, bilerek ya da bilmeyerek bu serüveni aksatmakta; kendi doğrularını dayatırken çabalarını kutsallaştırmakta ve aslında barışı bozan bir misyon üstlenmektedir. Oysa azıcık bağımsız düşünme, dürüstlük ve samimiyet birçok problemi çözecektir.

Bu tespit, toplumda cari olan ve kabul gören ahlak esaslarını ciddiye almamak anlamına gelmez. Ancak kişi güvenliği ve özgürlüğüne halel getiren tekil müdahalelerin yasal müeyyideye dönüşmesi, hukuk ve kamu güvenliğini zedeler. Aslında ülke olarak bu sorgulamaları çoktan aşmış olmamız gerekirdi    05 Eylül 2025       Zafer Özer

Yeni Müfredat Tanıtım Süreci ve Müfettişlik

            Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Müfredatı son bir yıldır gündeme gelen ve 2023-2024 eğitim öğretim yılının sonunda tanıtımı yapılan kapsamlı ve kritik bir çalışmadır. Yeni müfredatın tanıtımı. bir ay öncesine kadar. Milli Eğitim Bakanlığının (müfredatla doğrudan bağlantılı olan) yönetici ve öğretmenlerine yapılmasına rağmen, eğitim sisteminin kritik sınıfını teşkil eden “eğitim müfettişlerine” bu tanıtım hiç yapılmamıştı. Böyle uzun erimli, yüksek çaba ve yüksek iddialı bir müfredat projesinin eğitim müfettişlerine tanıtılmaması, eğitim müfettişlerince yadırganmıştı. İşin esası böyle yüksek çaba ve iddialı bir projenin içinde (paydaş) olarak hiç müfettişin olmaması da yadırganmıştı, lakin eğitim müfettişleri son on yıldan beri yaşamış oldukları kriz ve kendilerinin doğrudan ve dolaylı olarak sistem dışına itilmeye çalışılmasına bağlı olarak, hak etmedikleri halde muhatap oldukları örseleyici tavır neticesinde olup bitene kayıtsız kalma gibi bir psikolojik hale bürünmüşlerdi. Eğitim müfettişleri. oldukça azalan heyecan ve motivasyonla görevlerini sadece yasal zorunluluktan dolayı yapmaya başlamışlardı. Son anda alınan bir kararla eğitim müfettişlerine Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Müfredatının tanıtımı Ankara Başkent Öğreten evinde yapıldı.

            Bilindiği gibi işletme ve yönetim bilimlerinde temel düzeyde bilgisi/okumuşluğu olan herkes örgütlerin bir amaç için kurulduğunu, örgütlerin bu amaçlara ulaşabilmeleri için belli bir yapı oluşturmaları gerektiğini, bu yapının bir yönetim vasıtasıyla eyleme dönüşebileceğini, yönetiminde belli aşamaları olduğunu, bu aşamalara yönetim süreçleri dendiğini bilirler. Yönetim süreçleri en kaba haliyle, Planlama, Örgütleme, Emir verme, Eşgüdümleme (koordinasyon) ve Kontrol Etme (değerlendirme) olarak sıralanabilir. Tüm sistemlerde bu süreçler işlemek zorundadır. Bu süreçler bir dairenin halkaları gibidir; halkanın birinde kopma ya da sekme olursa sistemin hedeflere ulaşması pek mümkün olamaz. Bu aşamada bizi ilgilendirdiği kadarıyla yönetim süreçlerinin kontrol etme (değerlendirme) aşamasına vurgu yapmak gerekir. Bir sistem, tüm süreçlerini en etkili ve verimli şekilde yürütme imkânı bulsa da son aşama olan kontrol etme ve değerlendirme aşaması iyi çalışmıyorsa, o sistemin başarıp başarmadığı, başardı ise hangi kertede başardığı, ya da başardığı şeyin ne olduğu, sistemde aksamanın ne/neresi olduğu hiçbir zaman bilinmeyecektir. Yani tüm sistem kendini rastlantısal bir serüvene atarak sürekli bir çıkmaza sürüklenecek ve en nihayetinde çöküşe doğru gidecektir. Bundan dolayı sistemlerin kontrol ve değerlendirme süreçlerini yürüten teftiş alt sistemleri hayati bir öneme sahiptir. Üstelik kamusal örgütlenme olan eğitim sistemlerinin, “amaçtan sapma” gibi hayati öneme sahip bir krizlerin tespiti ve önlenmesi için de teftiş yapısının ayrıca kritik bir misyonu bulunmaktadır. Özetle teftiş mekanizmasının önemi yadsınamaz, yadsınırsa o sistemde müspet yönde hiçbir iyileşme mümkün olamaz.

Müfredatın tanıtıldığı hedef kitle müfettişler olunca elbette soru ve sorgulamalar beraberinde gelecektir. Müfettişler dedi ki;

-Daha önceki dönemlerde her türlü projede, değişim ve yenileşme çalışmalarında paydaş olarak tüm süreçlerde eğitim müfettişleri olurdu. Yeni müfredat çalışmasında bizler hiç olmadık. Bizlerin olmaması ayrı bir konu… Ancak müfredatın tanıtım süreçlerinde bizler hiç yoktuk. İl Müdürleri, şube müdürleri, öğretmenler yani sistemin tüm bileşenlerine yeni müfredat tanıtılırken, sistemin kritik aşaması olan kontrol etme (değerlendirme) sürecinin vazgeçilme unsuru müfettişler şimdiye kadar niçin akıllara gelmedi de anlık bir kararlar bizi seminere çağırdınız?

-Üstelik son on yıl içinde alınan kararlar sonrasında eğitim müfettişliği hem itibar ve hem de sosyal ve mali haklar hususunda sistemin en ihmal ve mağdur edilen kesimi oldu. Şimdi bizler hangi heyecan ve motivasyonla yeni müfredatı anlama gayretine girelim. Bize, olmamız gereken değer verme şöyle dursun, var olan değerimiz erozyona uğradı. 2016 yılında “şahsa bağlı müfettiş” bile yapıldı ve her aşamada lazım olduğumuz oradan yetkilendirme yapılarak, bu mesleğe yönelik kurumsal bir bakış hiç geliştirilmedi. Gibi soru ve sorunlar üç gün boyunca gündeme geldi ve hiçbir makul cevap alınamadı.

Müfredatın branşlar bazında teknik yönü ağırlıklı olan bu tanıtım seminerinde, işin felsefi arka planının tanıtımı (gerekçelendirilmesi)  pek yapılmadı.  İzlediğim ve görüşmede bulunduğum meslektaşlar kadarıyla işin felsefi yönü dışındaki teknik ayrıntılar esas alındığında, kitlenin (müfettişlerin) çoğunda, müfredatta içerik ve yöntem itibariyle bir değişikliğin olmadığı, daha çok terim ve isimlendirmelerin değiştirildiği üzerinde bir mutabakatın olduğu görülmektedir. Örneğin, kazanım yerine, öğrenme çıktısı gibi…

Sorular arasında sık sık, -bu müfredat hangi felsefi ekol üzerine inşa edildi soruları olmasına karşın, bu soruya makul ve tatmin edici hiçbir cevap verilmedi. Dediğim gibi seminer, ders bazlı içerikler üzerinde yürütüldü. Felsefesi üzerinde durulmadı.

Felsefe demişken ilk gün işin felsefesi üzerinde yüzeysel açıklamalara yapılırken, Erdem-Değer-Eylem modelinde çatı değerler olan “Adalet, Saygı ve Sorumluluk ” etrafında kümelenen bir değer çerçevesi sunulmakta olduğu ifade edilirken, aklıma adalet kavramının yanında “eşitlik” de olması gerektiği geldi ve bu düşüncemi soru olarak ilgili öğretmene yönelttiğimde tatmin edici bir açıklama bulamadım. Sonra yine düşündüm, insan aynı zamanda özgürleştiği oranda insan olma vasfını kazanır ve daha işlevsel değerler üretir. Bence bu değerlerin yanına özgürlük ve eşitlik kavramlarının da olması gerekirdi. Adalet kadim, eşitlik ise modern bir kavram. Bu iki kavramın daha yetkin hocalarca mütalaa edilmesi beklenirdi. Müfredatın tanıtımı sürecinde oldukça kritik bir soru gündeme geldi. Müfettişler okul denetim süreçlerinde derslere giremedikleri, derslere girilemediği sürece, yeni  müfredatla ilgili değerlendirme ve geri bildirimlerin yapılamayacağını, bakanlığın sürecin takibi, değerlendirme ve geri bildirimleri nasıl yapacağı sorusu üzerine, programı hazırlayanlardan bir öğretmen; -her ile her branştan müfredatı bilen iki öğretmene görevlendireceği, programı bilen bu görevlilerin öğretmenlerin derslerine girerek programla ilgili süreci takip edip değerlendirmeleri yapacağını söylemesi üzerine müfettişlere yeniden soğuk duş etkisi yaratan bir gelişme yaşandı. Sistem içinde bu işi teknik düzeyde en iyi yapması umulan müfettiş kesiminin böyle bir uygulamayı öğrenmesi, o halde bizim bu seminerde ne işimiz var? demelerine neden oldu. Bu konuda yorumu okuyucuya bırakıyorum. Bu bağlamda asıl görevleri arasında, ‘öğretim programlarının uygulama durumunu değerlendirme’ sorumluluğu bulunan eğitim müfettişinin, bu seminere tam olarak ne maksatla çağırıldığı net olarak ortaya konulamadan seminer sona erdi. Bu süreçte müfettişler açısından tartışmasız en güzel gelişme, yıllardır birbirini görmeyen eski dostların bu sayede birbirini görüp hoş vakitler geçirmesine fırsat tanınması oldu.

            Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ile ilgili tüm süreçleri kapsayan daha detaylı değerlendirmeler elbette yapılacaktır. Bu yazıda bir seminerin serencamını ve yaşanan temel bazı soru/sorunları gündeme getirmek istedim. Umarım ülkemizin eğitimine katlı sağlar.       Zafer ÖZER – Eğitim Müfettişi

İnancın Kimlik Üzerinden İnşası

Özellikle kimlik meselesini apaçık hale getirmek için somut bazı ayrıntılara girme gereği duydum. Burada yapmak istediğim, meseleyi teolojik ve kavramsal zeminden tartışmaktan öte, (zira bu işi akademik kulvardaki teolog, sosyolog ve filozofların yapması beklenir) daha sıradan, günlük ve basit kıyaslamalarla özellikle gençleri düşünmeye sevk etmek. 

Özellikle modern dönemlerde daha doğrusu ortak bir coğrafya üzerinde yaşamasına rağmen kimsenin kimseye benzemediği heterojen toplumsal yapılarda, asıl olan şeyin ortak bir yaşam alanı; yani kamusal alanın tesis edilmesi gerçeğinin fark edilmesidir. Bu fark edilemediği takdirde, kişiler kendilerini hapsettikleri kimlikler üzerinden tanımlayacak, kutsayacak ve hiçbir zaman insan merkezli bir anlayış ve pratik geliştiremeyecektir. Teorik olarak bunu tesis etmek çok kolay; lakin iş pratik alana gelince insanın bilişsel ilerleme düzeyi ile duygusal/dürtüsel ilerleme düzeyi aynı olmuyor. İnsan doğası, zihinsel olarak inşa ettiği ideal ilkeleri, pratiğe dönüştürmede pek de yetenekli değil. Sözde tüm insanlığın kardeşliği, barış içinde yaşaması, eşit haklara sahip olması gerektiğini savunurken, eylem bazında bunun pek mümkün olmadığı bilinen bir gerçek. Neden böyle olduğu psikososyal perspektiften daha detaylı analize ihtiyaç duyar. Lakin işin en bariz görünen tarafı, kanımca ilkel dönemden kalan, daha çok güvenlik ve hayatta kalma amaçlı mensubiyet düşüncesi. Yani kimlik edinme ihtiyacı. Bu ihtiyaç, devlet gibi üst düzey güvenlik tesis eden örgütlenme olmasına rağmen devam ettiği sürece kişiler kimlikler üzerinden varoluşlarını tesis etmeye ettirmeye devam edecek ve ideal kamusal alan ve kamusal bilinç hep ertelenecektir. 

Meselenin bir başka boyutu ontolojik anlamda tercih edilen dinin (ilkeler değil de) bir kimlik dairesi üzerinden tanımlanması ve bu tanım üzerinden kurtuluş reçetesi sunulmasıdır. İnanç esası üzerinden belirlenen “bir sembol ifade” deklare edilerek girilen din dairesi, kişi için felaha ermede, cennete girmede yeterli olduğu inancı ve insana dönük tüm eylemlerin ana değerleme ve yargı kriterinin bu daireye girme olarak gören anlayışın ne gibi kişisel ve toplumsal arızalara yol açtığını fark etmek için, içinde bulunulan kimlik dairesini bir süreliğine paranteze almak gerekecektir. Bu elbette kolay değil. Aslında bu sorgulama daha sahici ve ayağı yere basan (uydurma ve eklemelerden uzak)  bir inanç esasını keşfetme için geçerli usul olarak da görülebilir. Kritik soru şu: Tanrı insandan gerçek anlamda ne istemekte?… Bize, bizim tahkik etmeden kabul ettiğimiz ve ailemizden öğrendiğimiz inanç esasları gerçekten tanrının bizden yapmamızı arzuladığı şeyler mi?.. gibi…

İnancın bir kimlik dairesi içinden yürütülmesi ne anlama gelir. Esasında inanç ilkeler üzerinden tesis edilir. Yapılması ve yapılmaması gereken tutum ve davranışlar üzerinden bir değerleme yapmakla birlikte, “aşkın varlık alanlarına imanı” da esas alır. Aşkın varlık alanı (tanrı, melek ve öte dünya) deneyimlenip ölçülebilir bir alan değildir. Yani kişinin, “ben tanrıya, meleklerine, peygamberlerine ve ahiret gününe inanıyorum, demesinin bir keyfiyeti olabilir mi? Bu ifadeleri gerçekten inanan biri ile hiç inanmayan biri sarf edebilir. Gerçekten inanan ile hiç inanmayanı nasıl ayırt etmek gerekir? Ya da bunu tayin edecek bir makam olabilir mi? Ayırt edilmesi ile ayırt edilmemesi arasında başkaları açısından ne gibi cari bir faydası olabilir? 

Eğer kabul edilen inanç sistemi, kişinin erdemli, güvenilir, tutarlı, hak ve hukuku koruyan, yalan söylemeyen, iyilik yapan, kötülükten uzak duran, her ne koşulda olursa olsun kötülüğe karşı duran, cesur, -kısaca iyi insan- olmasını istiyor ise kimliği mi yoksa kişiliği mi esas almalıdır? İnanç kimlik dairesine girdiği halde, sıralanan söz konusu ideal davranışları sergilemeyen insan ile inanç kimlik dairesine girmediği halde bu davranışları sergileyen insan arasında bir tercih yapmak gerekirse, tanrı bunlardan hangisini makbul görür ya da insan olarak biz hangisine güvenip dostluk kurabiliriz? 

Meselenin bir başka boyutu ise inancın bir kimlik dairesine hapsedilmesi ve kurtuluşun bu kimliğe girenlerin olacağı düşüncesi/inancıdır. Bu düşünce veraberinde  şu kabulü zorunlu kılar: “Bizim inancımız dışındakiler doğru yolda yani tanrının yolunda değiller, batıl yoldalar, onlardan iyilik sadır olmaz, onlar kötülüğü temsil eder ve hiçbir zaman bizim onlarla eşit/denk olma imkânımız olamaz…” Bu düşüncenin tarihte güç kazanması durumunda ne gibi facialara yol açtığını azıcık araştırma yapanlar görebilir. Hatta zamanımızda bile ne gibi zulümlere sebep olduğuna zaten tanık olmaktayız. Asıl önemli nokta şudur: İnsanlığın geldiği düşünsel noktada, aynı apartmanda bile farklı kültür, kimlik ve inanç mensuplarının yaşadığı modern dönemlerde, bu şekilde düşünmenin sahiciliği ve pratik karşılığı ne olabilir.? 

İnancımız bir kimlik deklare etmekten öte, kişide davranışı yani kişiliği esas almakta mıdır? Kişilerin iyi olmaları için illa ki bizim gibi düşünmelerine gerek yok, iyilik halinin referansı başka inanç ve değer alanları da olabilir diyebilmekte miyiz? “Mesele, ölçüp gözleyebildiğimiz davranışlar ve bunların bizde uyandırdığı güven hissiyle beraber hepimizin ortak yaşama alanı ve devlet korumasında olan kamusal alanın güvenliğini tesis eden yasalara bağlılığıdır” anlayışını mı kabul ediyoruz? 

Yine kritik bir boyut ise, bir inancı dayatmanın ne olduğunun fark edilememesidir. 

İnançlar, bir kabuldür. Rasyonel ve ölçülebilir yanları yoktur. Kişinin içsel, sezgisel kritik bir muhasebe sonrası kabul ettiği ya da etmediği duygu hallerdir. Bu duygu halinin kişide bir otorite tarafından dayatılması iki durumu ortaya çıkarır. Kişi ya direnç gösterir; ya da inanmış gibi yaparak klasik tabirle münafık olarak yaşamına devam eder. Aklı başında birileri bu muhkem gerçeği bildiği halde, bir inancı ya da kabul edilen inancın detaylı pratiklerini yaşaması için topluma niçin baskı yapar? Baskı yapmasının tanrısal bir talep olmasının mümkün olmayacağı düşünüldüğünde, neden tarih boyunca ve halen günümüzde baskılar devam etmektedir? gibi sorulara ve sorgulamalara sahici, samimi ve mantıklı cevaplar verilmesi sanırım birçok krizin nedenini ortaya çıkaracaktır. 

Yine meseleye evrensel bir bilinçle bakıldığında, iyiliği, kötülüğü ve bunun türevleri bir kimlik üzerinden tanımlanırsa, mensup olunan kimlik dışında olanlara reva görülen zalimane davranışlara duyarsız kalınır. Hatta sevilmeyen, düşman bellenilen kesimlere karşı yapılan hak ve hukuksuzluklara içten içe, ya da doğrudan destek verilir. -İyi oldu, nasıl olsa bunlar batıl yoldaydılar… gibi bir yaklaşılır. Ya da kendi mensup olduğu kimlik dairesine yapılan haksızlığı ve hukuksuzluğu, bu davranışı bir zalim otoritenin varlık inşası değil de, kendilerine düşmanlık olarak algılayacak olanlar hayatı, olay ve olguları hiçbir zaman sağlıklı değerlendirme imkanına sahip olamayıp, yaşamı kendi gibi düşünmeyenlerle sürekli bir mücadele alanı olarak göreceklerdir. 

Yurttaş temelli anayasal hukuk devletinde, ne adına olursa olsun kimlikler modern, denetlenen, hesap veren sivil örgütlenmeler değil de, ontolojik bir kabul üzerinden yürütülürse yurttaşlık bilinci, (kamusal alan düşüncesi ve kamusal bilinç) oluşumu hep sekteye uğrar. Yurttaşlık bilincinin oluşmaması, beraberinde her türlü sosyal ve bireysel sorunların ana nedeni olarak karşımıza çıkar. Yurttaşlık, üst düzey bir bilinçtir. Ve bunun teminatı modern anayasal hukuk devletidir. Umarım 150 yıllık deneyim bize bu bilinci kazandırmıştır. Eğitim Müfettişi Zafer ÖZER

yorumlar

WORDPRESS'İN: 0
DİSQUS'U: 0